Theodor W. Adorno – Müzik Yazıları

Müzikteki üretim ilişkilerinin üretim güçlerine öncelikli olduğu her yerde müzik ideolojiktir. Adorno

Felsefe eğitimi görürken konu Frankfurt Okulu’na geldiğinde şaşkınlıklar yaşardım düşünce dünyasının o güne kadar gelmiş yerleşik fikirlerine  getirilen muhalif çıkışlara. Aydınlanmayı yaşamış insanoğlu, aydınlanma döneminin getirdiği bilimsel gelişmelerle karanlık çağları geride bırakmış, modernizmi yaşamış ve ulus devleti kurarak taihinin en ileri aşamasına geçmiştir, nasıl da efendisidir yaşamın, yeryüzünün, bu ve öteki dünyanın. Ancak gerçekte böyle midir durum? İnsanoğlu ortaçağ karanlığını aşmayı başarınca, bütün sıkıntılarına son veren bir atılım yaşamış, kendisini gerçek mutluluğa ulaştıracak zihinsel devinimi tamamlamış mıdır gerçekten de? Marksist teorinin izini sürerek, zaman zaman onunla da çatışan ve Aydınlanma denen dönemin sonrasında insan aklının  araçsallaştırılarak kapitalizmin hizmetine nasıl koşulduğunu gösteren Frankfurt Okulunun mensupları, bana muhalefet kelimesinin gerçek hakkını veren kişilermiş gibi gelir. Tabii Hegel gibi bir devin kurduğu diyalektik sistemin başaşağı durduğunu ve kendisinin kuramıyla ancak ayaklarının yere bastığını belirten Diyalektik Materyalizmin kurucusu Karl Marx, bence hepsinin üzerinde bir noktada ve yaşamış en ilginç insanlardan biridir. Kendisinin heyecan verici kuramı, tarihi bir bütün halinde görebilmenin mümkün olmadığı ve bunun da, geleceği göremeyeceğimiz sonucunu doğurduğu için eleştirilse de yaşadığımız dünyayı sonsuza dek değiştirmiş bir kuramdır. Kurduğu sistemin neden olduğu fikirsel çatışmanın dünya yaşantısı üzerindeki etkileri muazzamdır ve hayata geçmesinin mümkün olmadığı savunulan Marksizm ile imtihanımız henüz bitmemiştir.

Frankfurt Okulu’nun önemli kişiliklerinden ve Aydınlanmanın Diyalektiği gibi önemli bir toplumsal çözümleme kitabının yazarlarından biri olan Adorno’nun, Müzik Yazıları isimli bir kitabının olduğunu öğrendiğimde müzik zevkine sahip önemli bir düşünürün klasik müzik ile ilgli düşüncelerini, yorumlarını merak ettim. Hem belki sosyolojisinin de ipuçlarını öğrenebilir, Yeni Marksizmin, Eleştirel Teorinin ufkuna göz gezdirebilirdim.

O ipuçları ve göz gezdirmeler, çevrilen birkaç yaprağın ardından yerini çözülmeyi bekleyen anlam adacıklarına, yazarın gittikçe hızlanan düşünceleri ile akışkanlığının arttığı ama zihinsel katmanlarının kalınlaştığı bir anafora dönüştü. Aslında işaret fişeği, kitabı hazırlayan ve çeviren Şeyda Öztürk’ün giriş yazısında atılmıştı. Frankfurt Okulu’nun ve orada düşünce üretmiş kişilerin ve tabii Adorno’nun muhalif tavırları, bize sunulanın ya da içinde debelendiğimiz için kavrayamadığımızın, az sonra ama ancak hatırı sayılır bir çaba sarfedersek gözlerimizin önüne açılacağı anlatılıyordu o girişte. Tabii, felsefe tarihi ve düşüncenin yeryüzündeki seyri ile ilgili az çok bir birikime sahip olmadan, bitirilemeyecek kitaplar arasına karışacağı su götürmez bir gerçek olduğu da anlaşılıyordu kitabın o satırlarında.

Seçki halinde toplanmış yazılar genel olarak iki tür düşünceyi yansıtır şekilde düzenlenmiş. İlki büyük bestecilerin kendileri ve eserlerine yönelik olan ve fazlasıyla teknik terimler de içeren yazılardı. Bu yazılar okunurken anlaşılıyor ki Adorno, sadece Eleştirel Teorinin önemli bir kurucu babası değil, aynı zamanda bir müzisyen, eleştirmen, müzik tarihçisi vs.

Şimdi bir süre, uzun zamandır beklediğiniz bir konserin hemen öncesinde koltuğunuza bırakılmış program kartını incelediğinizi düşünün. Bestecinin az sonra çalınacak eserinin onun hangi döneminde yazıldığını, nasıl bir ruh durumuyla kaleme alındığı, eğer varsa eser ile ilgili önemli anekdotların anlatıldığı ve tabii teknik ayrıntılarla ilgili kısa birkaç cümleden oluşan bu kartlar çok değerlidir. O konserde alacağınız keyfe küçük ama etkili dokunuşlar yapar ve arttırır onu, çünkü klasik müzik sizden gayret bekler, kendini bilginin içinden geçerek açar. Adorno’nun ilgili yazılarını, teknik kısımları abartılmış dev program kartları gibi düşünmenizi istiyorum şimdi. Döneminin önemli bestecilerinden Alban Berg’den bestecilik dersi alan ve kitapta bolca karşılaştığımız Schönberg okuluna mensup besteleri de olan Adorno, büyük bir müzik bilgisine sahip olduğunu sakınımsızca gösteriyor ilgili yazılarda. O anlattıkça, içinde müzik zevki taşıyan, bahsedilen besteciyi ve eseri de tanıyan, hatta belki izlediği bir konserde eserle de karşılaşmış olma ihtimali taşıyan bizler tonlar, majör/minör diziler, form, armoni, kontrpuan, kromatik gibi terimler arasında bildiğimiz, duyduğumuzda ezgisini dahi hatırlayacağımız o güzel eseri tanımaya, onu bir de böyle teknik ayrıntılar arasından seçmeye çalışırız. Haliyle çok zor olur bu ama çözümü vardır.

Ben içinden çıkılamaz ve gittikçe sarpa saran teknik ayrıntıyla dolu olan o bölümleri, duyguları aktarmakta çok usta bir yazarın edebî yükle ağırlaşmış satırlarıymışcasına okudum. Aslında bir metin olan müzik yazısını çözümlemiş bir çağdaş eleştirmenin hazırladığı, tat veren bir program kartı gibi okudum. Satır araları, o kartlara da sığmayacak, edebiyatın konusu olacak ne ince ayrıntıyla, ne duygusal, ne şaşırtıcı bilgilerle doluydu.

Burada, Adorno’nun kitapta sürekli referans verdiği, yaptığı müziğin altında düşünsel bir zeminin varlığını da göstermeye çalıştığı Schönberg için araya girmek gerekebilir.

Yaklaşık yirmi yıldır klasik müzik konserlerini düzenli aralıklarla takip ediyorum. Dünya sahnelerinde icra edilen eserlerden pek de farklı olmayan bizim ülkemizde gerçekleşen konserlerde şimdiye kadar bir kez dahi bir Schönberg eseri dinleyemedim, çünkü seslendirilmiyor. Kendisi ve müzikte gerçekleştirdiği devrim ile ilgili sürekli bir atıfa, on iki ton müziği ve zorluğuna dair müstehzi bir ifadeye hep rastlanır ama çalınmaz. Gerçekten de Adorno’nun, her notanın merkeze aynı uzaklıkta bulunmasıyla gelenekselliğin duvarlarını yıktığını söylediği Schönberg’in özellikle olgunluk dönemi müziği ikinci kez dinlemek için uygun görülmez. Dinlenmesinin zorluğu dışında, sanki anlamdaki imkansızlıktır eser. İşte Adorno Diyalektik Materyalizmi müziğe yansıtarak, eleştirel teori penceresinden yorumladığında, klasik müzikte dediğimiz türde Schönberg’in müziğini gelinmesi kaçınılmaz diyalektik nokta olarak görür. Anlaşılması zordur ama kendini tekrara düşen, geleneksel kalıpları aşamayan müziğin geleceğidir o. Alametleri Beethoven’da, Bach’da, Wagner’de görülebilecek kadar da eskidir. Ancak otuzlu yıllarda yazılan bu yazılarda bahsedilen o diyalektik sonuç günümüzde en azından müzik alanında işlememiş görünüyor. Evet bugün bestelenen yüksek müzik geleneksel klasik müzikten bağımsızlaşmış durumda ama atonal veya on iki ton müziği sanki tarihin daha da uzak dönemlerine fırlatılmış ve yok olmuş gibi. Eh, otuzlardan bu güne insanlığın da kapitalist sistemle daha fazla içiçe geçmesinden dolayı gerçekleşmiş olabilir bu. Burjuvaziyle yükselen klasik müzik, tarihte aykırı bir sese izin vermiyordur belki de.

Eleştirel Teorinin müzik konusu üzerinden işlediği makaleler ise ikinci türün içindeydi ve beni Adorno’nun düşüncesine yaklaştıran ürünler de bunlardı. Sunuş yazısında belirtilen, Frankfurt Okulu düşünurlerinin sistem içinde bulunan her şeye muhalif tavrı ve bu durumun da temellendirilmesi sözü geçen bu yazılardaydı.

Sosyoloji ve Düşünce Tarihi derslerinde Marksizm’i okurken zihnimi saran heyecanı, müzik dünyasındaki kişisel yerimi Adorno’nun kaleminden okurken yeniden degerlendirdim. Heyecan kelimesinin yerini, ümitsizlik, çıkışsızlık, çaresizlik diye de doldurabiliriz çünkü benim keyif alarak, kendimi geliştirerek dahil olmaya çalıştığım, notalarla oluşturulmuş bu gerçeklik, eleştirel teoriye göre kapitalist sistemin devamını sağlamak için, yaşadığımızı ve sanki biraz da keyif aldığımızı sanalım, kendimizi üst tabakalara mensup sayalım diye devamı sağlanan bir uyuşturucu oyun olarak anlatılıyor. Klasik müzik bütün gelenekselliği ve o gelenekten kopamazlığı içinde sistemin devamını sağlamaktan başka görevi olmayan, bu görevden kendini soyutlayamayan bütün diğer unsurlar gibi kapitalizme hizmet ediyor bugün. Ben bugün aslında akşam konserde dinleyeceğim eserden alacağım keyifle değil, o konsere katılmamı sağlayacak bilet ile kendimi tatmin ediyor ve kendim gibiler arasından ayrıldığım illüzyonuyla sömürgen sisteme boyun eğebiliyorum. Dinlediğim eserin üretici gücü olan Beethooven’ın, eserin icrasını sağlayan kemanı üreten zanaatkârın emeğinden habersiz, yeniden üretimi sırasındaki konserde, icracılarının metine ne kadar sadık kaldıklarını dahi hiçbir zaman bilemeyecek şekilde üretim ilişkisinin zayıf bir halkası olarak orada bulunmaktan keyif aldığımı sanıyorum. Bir dişliye çark olduğumu bile bilmeden, üzerimden geçen sistem için çalışmaya devam etmek üzere konserin ne kadar da güzel geçtiğini, bistte çalan eseri bilmekten kaynaklı küçük ve haklı bir gurur ile koyuyorum gece olunca yastığa başımı, diger bir konserin biletjne sahip oluncaya kadar.

Bugün o ağır dişli çarklar arasında sistemle öyle bir bütünlük içinde yaşıyorumki, Marksizmin meşhur yabancılaşmasının farkında bile değilim. Emeğin de, birliğin ve dayanışmanın da gücünü düşünmeden, adil, yeni ve umut dolu bir dünyanın hayalini bile kurmadan bu günden yarına yaşayıp gidiyorum işte, bu yaşadığımın sandığım yaşam olduğunu zannederek. Oyalanması ve yaramazlık yapmaması için önüne bırakılmış oyuncaklarla eğlenen bir çocuk gibi.

Kapital ve kâr hırsının hüküm sürdüğü bu dünyanın eleştirisini ilgi alanında bulunan müzik yazıları üzerinden kendine has ağır ve teknik üslubuyla anlatan Adorno, klasik müzik olarak adlandırdığımız müzik dolayımında bile sistemin dışına çıkamadığımızı, keyif aldığımızı sanırken bile sistemin devamı için yapılandırıldığımızı anlatıyor yazılarında. 1500 IQ bir insanın toplum ile ilgili müzik üzerinden ürettiği düşünceleri ışık hızında geçerken, siz aralarından birazını yakalayıp anlamaya çalışıyorsunuz. Yakaladıklarınızdan bazılarını anlayınca hak veriyor sonra yaşamaya devam ediyorsunuz. Ama yaşamak da güzel, okumak da. Tabii müzik dinlemek de güzel.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir