Trevanian – İnci Sokağı

Eğer İnci Sokağı kitabını, suç aleminin yazın dünyasındaki tartışmasız en karizmatik şahsiyetlerinden Nicolai Hell ve Dr. Hemlock’ı yaratan gizemli yazar Trevanian’ın yaşam hikayesi olarak okumayacaksanız, belki o soluk kesen polisiye, macera, suikast sahneleri gibi heyecanlı olmasa da küçük bir çocuğun zorlu yaşamına tanık olmak için okuyacaksınız. Zaman zaman dozu yükselen ironi ve akıcı anlatımı ile on dokuzuncu yüzyılın başlarında Amerika’da yaşanan yoksulluğun iç acıtan manzarasına gerçekçi bir tarz ve çıplak gerçeğin dolaysız anlatımıyla tanık olacaksınız.

Ancak yukarıda bahsettiğim bu roman kahramanlarından birini bile tanıyorsanız, gerçek kimliğini ölmesine yakın bir tarihte açık eden ve bir çok takma isimle, tür olarak da birbirinden farklı eserler veren Rodney Whitaker’ın otobiyografik unsurlar barındıran İnci Sokağı’na içsel bir itilişle yönleneceksiniz. Çünkü herkes, Şibumi gibi edebiyat gücüyle değil ama ona en yakın bir yerde konumlanan, heyecan dozu, felsefi altyapısı ve tabii kahramanının müthiş karizmasıyla türünün en iyilerinden biri olan kitabın yazarını okumak, tanımak ister. Hele bu kişi, yayıncısının bile tam olarak tanımadığı, takma isim kullanarak farklı kitaplar yazan gizemli bir kişiyse.

Kitapları bu yüzden de çok seviyorum sanırım. Sayfalar arasında okuduklarım haricinde mutlaka onlara ek, kendi zihnimden türemiş, hayal dünyamda okuduklarımı genişleten, başka ve farklı dünyalara açılan yeni ve kesinlikten uzak düşüncelere sebep oldukları için. Ben Trevanian’ı Şibumi’nin bir kalem veya iskambil kartıyla adam öldürebilen, ‘yakın algılama’ tekniği sayesinde fotoğrafı çekilemediği için kimliği belirsiz süper ajanı Hell kadar olmasa da, mutlaka bir dış işleri mensubu ve haliyle casusluk işlerine karışmış, yazdıklarını yaşadıklarından da karıştırarak kurgulayan bir aristokrat olarak hayal etmiştim. Okuduğum Trevanian kitapları iç dünyamda böyle çoğalmıştı. Ancak bırakın aristokrasiyi, yetiştirme yurtlarında büyümekten kıl payı kurtulmuş, yedi dolarlık sosyal yardım ile haftanın beş günü patates çorbası yiyerek uzunca bir süre idare etmiş biri o. Bir kitaba, bir yazara, bir yazın olayına biraz daha yakından bakmak isteyince -ki ister okur – bütün o dünyalar genişliyor işte. Sağ olsun bizim yazarımız da gerçekle uygunluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, ama inanmaktan başka çaremizin olmadığı ve okuduklarımızın içimizde yeni düşüncelerle genişlemesine engel de olamayacağımız kendi dünyasını öyle güzel açmış ki, biz sevdiğimiz bir yazarı okurken, aslında kitap okumayı biraz daha fazla seviyoruz.

Trevanian’ın çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadar sekiz buçuk yıl yaşamak zorunda kaldığı İnci sokağında hayat tüyler ürperten bir yoksulluk içinde geçer. Zaman, büyük ekonomik buhranın hemen sonrası, ikinci dünya savaşının öncesi, sırası ve sonrasıdır. Ortadan yok olan bir baba ve ardında bıraktığı anne, kız kardeş ve oğlan çocuğunun sosyal yardımla, gazete dağıtıcılığı ve üç beş kuruşluk işlerle, kenarın da kenarında bir mahallede verdikleri yaşam mücadelesidir İnci Sokağı. Çok küçük yaşlarda IQ puanı çok yüksek çıkar kahramanımız Jean-Luke’un. Kitaplara, okumaya ve dolayısıyla hayal gücünün önünde açtığı yeni dünyalarda kendi kurduğu oyunlara pek meraklıdır. Şibumi gibi bir kitabın yanında filmlere çekilmiş başka eserler de üreten Trevanian’ın hayal gücü, küçücük bir çocukken yaşamak zorunda kaldığı zorlu hayata adaptasyonunu sağlayan bir mekanizma olarak gelişmişti belki de. Annesi, Fransız ve Kızılderili karışımı kanıyla çok baskın bir karakterdir. Öyle bir noktaya gelir ki bazen, yaşadığı zorlukların bitmesini annesinden uzaklaşmak, onu çok sevdiği halde zorlayıcı yapısının gölgesinden kurtulabilmek için ister. Terkedilişinin acısına rağmen sadece çocukları için ayakta kalmayı başarmış, hiçbir zaman bir sakini olmayı kabul etmediği İnci sokağındaki savaşını inatla ve inandığı değerlerden ödün vermeden sürdürmüş bir kadındır annesi. Küçük Jean-Luke, kazanmaya çalıştığı birkaç sentin peşinde kar kış demeden düşe kalka çalışırken aynı zamanda öğrenci olmaya çalışır. Mahallede ezilmemek için kavga da eder, aşık da olur, erken olgunlaşır ve büyür yavaş yavaş.

Ancak bu kitabı başka türlü okumak da mümkündür. Yakın tarihi, bunalımları, toplumu, sosyolojisi, siyaseti ve ekonomisiyle olayların başrolüne Amerika’nın kendisi de yerleşebilir pekala. Kenar mahallelerinde yaşamın bir fakirlik ve yoksunluk içinde nasıl ağır ağır aktığını, insanların bu ağır şartlar altında, ekonomik buhranın kurbanları olarak nasıl yaşadıklarını tüylerimiz ürpererek okuruz. Bin dokuz yüz otuzlar ve kırklar alt gelir grubuna sahip Amerikalılar için yaşanması zor dönemlerdir. Ekonomik buhran nedeniyle işsizlik üst düzeyde ve buna bağlı olarak aile yapısı her kesimde yara almıştır. İnci sokağı, Gazap Üzümleri gibidir, Uçurum İnsanlarındakine benzer hayatlar sürülür orada. Kitap, o dönemin panoraması için dahi okunabilir.

Hem kitapta hem de Jean-Luke’un hayatında çok önemli bir yer tutar radyo. Kahramanımız kitapların sayfaları arasından olduğu kadar ampullü bir radyonun yakaladığı ses dalgalarıyla açılır dünyaya. Bir ikinci el dükkanından annesinin yaptığı dillere destan bir pazarlıkla aldıkları, Emerson marka bir radyodan dinlediği haberler, oyunlar, programlar hayal gücünü besler. Televizyonun, insanların beynini uyuşturmaya başlamadan önceki son neslin üyesidir o. İkinci dünya savaşının gerilimini radyoda yaşar zamanından önce olgunlaşan zihninde. Amerika’nın savaşa girişini, Pearl Harbour baskınını, Japonya’ya atılan atom bombalarını radyodan öğrenir. Gazetelerin ikinci baskı yapacağını tahmin eder o gün ve o kanlı baskının haberini veren gazeteleri sokaklarda ‘yazıyoor!’ diye bağırarak satan çocuklardan biridir o. Ancak radyo dinleyicileri Hiroşima’da kaç kişinin saniyeler içinde buharlaştığını öğrenemez. Kanlı liman baskınının intikamı için sevinen, sokaklara dökülen, birlik olup tüm dünyaya güçlerini gösterdiklerini düşünen Amerikalılar, o bombaların nasıl bir orantısız gücü açığa çıkardıklarını uzun süre bilemez. Savaşın bittiğini radyoda dinler. İnci sokağının yardımsever ama değeri bilinmeyen Yahudi bakkalı Bay Kane, onu kendine özgü bir sosyalizmle tanıştıran ilk kişi olur. Trevanian, diğer kitaplarında Amerikan ekonomik ve siyasal sistemine öfkeli bir tonda yaklaşmıştır ve yaşadığı sefalet yüklü çocukluğa şahit olduğumuz için yadırgayamayız bunu. Amerikan halkı, Amerika’nın dünya için ne anlama geldiğini bilmez. Hele İnci Sokağı’nda anlatılan dönemde ortalama insanın kendi yaşam mücadelesinden başka bir derdi yoktur.

Kitabı bitirip hemen arkasından çocukluğumun büyük bir kısmının geçtiği sokağı, mahalleyi tekrar görme şansım oldu. Yaklaşık otuz yıl önce ayrıldığımız eski sokak. Tıpkı Trevanian gibi, beni bu güne hazırlayan, içinde hüznün de sevincin de olduğu, içindeyken fark etmeyip şimdi uzun yıllar sonra değeri artan güzel ve zor yıllar. İnanması zor, İnci sokağında oynanan bazı oyunları tanıdım, bir cıvıltı şelalesi olarak saatlerce oynanırdı o sokakta. Bazı çocuklar tıpkı oradaki gibi canımızı yakarlardı, herkesin ailesinin bir mücadelesi, o mücadelenin çocuk kalbimize yaptığı basınç vardı, gizli açık. Ülkemiz, o zamanlar anlayamadığımız bir seyirde kendi kaderine yuvarlanırken bizler de ilk aşklarımıza yelken açar, çocukluğun kendine özgü ritminde ve her şeyin merkezinde koşturur dururmuşuz.

Aslında İnci sokağı, büyürken şartların zorladığı halde hayal gücünün yardımıyla o zorluklara dayanabilmiş, gemisini ne olursa olsun limana yanaştırabilmiş çocukların sokağıymış, hepimizin içinde olan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir