Ursula K. Le Guin – Atuan Mezarları(Yerdeniz II)

Uzun zamandır yokluğunun imkanını yaşamadığım bir eylem oldu okumak. Sadece okumuyor olmanın imkansızlığı üzerine düşünebiliyorum neyseki.  Minnettarı olduğum bir alışkanlığın tatmin hissiyle, artık okuma ediminin yokluğuyla geçmiş bir gün bile, hatırlayamadığım kadar uzakta. Hayatımın merkez civarına diğer pek az şey ile birlikte bir şekilde girebilmiş okuma listemde yer alanlar dışında ders kitabı, çizgi roman veya birkaç deneme dahi olsa bir şekilde mutlaka okuma eylemi gerçekleşiyor her gün. Bir okuma evreninin içinde o evrenin yapısına katkıda bulunmuş her varlıkla birlikte, yazarından, kağıdındaki kokuya, bir uygun zaman sessizliğinden, okuyor olmanın anlık hazzına kadar, cehennemsiz bir öte dünya tablosu figürüyüz demek oluyor bu. Kendi başına vakur ve ağırbaşlı bir kişilik kazanmış, neredeyse kendi kararlarını alabilme sorumluluğuna erişmiş değerli okuma listem, günün güzel geçmesini sağlayan ve düzenli yapıldığında beslenmenin dışında bir keyif halini de alan öğünlere benzetilebilir. Listeme sadık kaldığımda, saatinde yaptığım besleyici ve renkli bir kahvaltıyla ya da usta bir aşçının elinden çıkmış özenli ve lezzetli bir akşam yemeğiyle ödüllendirmiş gibi hissediyorum kendimi. Ahh! bu hedonist inleyişlerin, tutku yüklü ve ısrarlı çağrısı.

Neden “Yerdeniz” kitaplarını listeme almadığımı, üstelik serinin birinci kitabı Yerdeniz Büyücüsü’nü okumuşken neden devamını getirmediğimi düşündüm Atuan Mezarları’na başlar başlamaz. Üstelik düpedüz Çevik Atmaca’nın hikayesini unutmuş, Le Guin’in fantastik evreninden sanki hiç orada bulunmamış gibi uzaklasmıştım. Bir özet yardımıyla ilk kitabın, Ged’in ve Yerdeniz’in hikayesini kısaca hatırladım ama istemesem de hatırladığım başka bir durum, ilk kitaptan hoşlanmadığım, beni o büyülü dünyasına çekmediği oldu. Unutmuştum Yerdeniz’i.

Okuduğum her kitap hakkında bir yazı yazmadan başka bir kitabın sayfalarında dilediğim gibi gönül rahatlığıyla, keyfimce gezinemeyecegimi, o kitabı kendimin yapamayacağımı ve bunun olasılıkla bir takıntı probleminin minik ya da heybetli bir işareti olabileceğini kabullendim uzun zamandır. Daha büyük saplantıların yabancısı olmadığım hakimiyetine yeğlerim tabii bu ruh iyileştiren, varsa belki yetenek geliştiren takıntıyı. Bu sitede yayınlanan kitap yazıları, bedenlenmesi için sadece birkaç tılsımlı söze ihtiyaç duyan o listenin birebir kopyasıdır. Listem nefes alır, davranır, yaşar; geceleri uykumda fısıldar bana dünya edebiyatından, yazarlardan, romanlardan, öykülerden.

Bu sitede değil ama başka bir mecrada Yerdeniz Büyücüsü hakkında yazdıklarımı okuyarak neden bende Yerdeniz ile ilgili hafif bir önyargıya bulanmış sis perdesi oluştuğunu, eşiğine kadar gelip neden denizlerle çevrelenmiş bu sırlı adalar diyarının kapısında beklediğimi anlamış oldum. Sevindim böyle bir yazma takıntım olduğuna. Yazının başarısı tartışılır olsa da, ejderhaların, eski dillerin ve büyülerin yaşadığı o gizemli evreni tekrar hatırlattı bana.

Atuan Mezarları, o kadar tatlı, bir pastoral yumuşaklık içinde başladı ki benim için, ilk kitabın bıraktığı önyargı şaşırtmaya başladı ilkin. Okurken aldığım keyif gittikçe artarken zihnimin arkasında ilk kitapta beni neyin ittiğini düşündüm. Sonunda artık, aynı coğrafyada geçen farklı hikayeler anlatıldığını sanacak kadar sevmişken Arha’nın hikayesini, Çevik Atmaca, yani büyücüler dünyasına ait gerçek ismiyle Ged hikayeye dahil oldu ve ben anladım ki, o ilk yazıda yazdığım gibi bu çok değerli fantastik hikayeyi Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’ın gölgesinde kalarak okumuştum. Le Guin’in muhteşem ‘Mülksüzler’ romanının ağır, sersemletici bir gelecek vizyonuyla sunduğu ütopik dünyasının beklentisiyle okumuştum o ilk kitabı.

Atuan Mezarları’nın sükûnet dolu ve karanlık sırlarını saklayan kadim dünyasını okurken ayırdettim Le Guin fantazisinin farkını Yüzüklerin Efendisi’nden ve Harry Potter’ın çocuksu büyülü dünyasından. Bir yakınlaştırma yapmam gerekirse Yerdeniz hikayesi bana Miyazaki’nin dünyasını çağrıştırdı. Onun çizgileriyle uyumlu bir doğallıkta buldum Yerdeniz’i. Fantastik dünya Le Guin’in evreninde, yaşamın arkasında duran, doğallığı tüm yaşama sinmiş, sıradan değil ama gösterişsiz bir üstünlüğün yansıtılışıyla veriliyor. Sürekli fantastik olaylar, iyilik ve kötülüğün vahşi savaşları, renkli büyüler, ateş püsküren ejderhalar görmüyorsunuz orada. Bu saydıklarım elbette var Yerdeniz’de, ama insan ve doğa önde. Anlatım, diğer örneklerdekinden daha edebî ve bu yüzden benim gibi büyülenmişler için daha gercek.

Gerçek, çünkü listemde yoktu bu kitap. İlk kitabın bıraktığı izlenim uzunca bir, fantastik kitap okumama arası verdirmişti bana. Büyümüş olduğum  yanılgısına kapıldım sanırım, olgunluk sanrılarıyla yanıldım. Listeme korsan olarak sızdı bu kitap, toplu bir sipariş verirken araya karıştı, bana kendini açabilmek için eski bir yazımı buldurup derin okuma yaptırdı. Yerdeniz’i bu sefer gerçekten keşfetmemi, havasını koklamamı, fantastik edebiyatın benim için hâlâ ne kadar değerli olduğunu hatırlamamı sağladı. Dünyanın çivisi biraz daha gevşemiş de olabilir tabii, yaşamın kendisi uçuk bir fantazmanın heyecanını aratır oldu ne zamandır. Gerçekten kaçışın değil, normal üstüne sığınmanın çarpık psikolojisi.

İlk kitaptan hatırlayabildiğim ve ikinci kitapta da devam eden en çekici en önemli bilgi, herhangi bir şeye ancak gerçek ismini bildigimizde sahip olabiliriz. Büyücüler, ancak şeylerin gerçek isimlerini bildiklerinde onları çağırabilir ve çeşitli şekillerde değiştirerek göz bağlayabilirler. Edebiyat gibi.

Gerçek için, binlerce görüntüye dağılmış doğrunun tek bir gerçek görüntüsünü birleştirebilmek için okuyor olabilir miyiz?

Fantastik yazının iyisi de, o buyuk gerçek resminin rengarenk bir köşesinden bizi büyülüyor olabilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir