Ursula K. Le Guin – En Uzak Sahil (Yerdeniz III)

Uzun sürmüş bir zorunlu aranın ardından, kutsal okuma listesinden kütüphanemin rafına yerleşerek fiziksel dünyaya geçiş yapabilmiş kitapların tatlı çağrısına gönüllü teslimiyet. İçlerinden biriyle başlayacak bir okuma serüveninin sağlayacağı sonsuz sayıda olanağın gizemi ve çekiciliği.

Uzun ara, avının peşinde günlerce aç gezmiş bir kurdun duyuları gibi keskin hale getirmiş olmalı algılarımı. Hele bir de uzun okumalar yapabilmenin imkânıyla kısa sürede biten bu kitabın büyüsü sürüyor üzerimde.

Hikâyenin henüz başında, Atuan Mezarları’ndan Tenar ile birlikte hükümdar halkasını da Roke’a getirmeyi başaran Ged’i, bütün Yerdeniz’in Baş Büyücüsü olarak görünce neden sevindim? Neden yüzyıllardır hükümdarsız olan Yerdeniz’in yeni kralını daha en başından tahmin edebildim? Roke’taki sempatik büyücülük okulu havası ne kadar da cezbediciydi! Tüm bunlar, Le Guin’in kitabın arkasında belirttiği düşüncelerin neden olduğu bir durum aslında; “bu kitap diğerlerine göre daha zayıf kurgulu, daha tutarsız ve eksik”. Baştaki bu hoşlanma ve sempati biraz ileride kendini, Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’dan ayıran doğallığa dönüşüyor. Belki de pahalı prodüksiyonlarla milyonları ekran başına çekebilecek bir filme henüz dönüşmemesi, fantastik unsurlarına rağmen, hayatın gerçek yanına düşmesinden, ağırlıklı olarak bildiğimiz doğallığın içinde yol almasından olabilir. Her satırında  aksiyonun, savaşın, sihrin, büyünün değil, insan psikolojisinin derin bilinmezliklerinin izinden gideriz Yerdeniz’de. Zaman zaman fantastik bir dünyanın içinde yelkenine büyülü bir tılsımla rüzgar üflenmiş bir kayığın içinde değil de, ölüm korkusuyla yüzleşmekten kaçınan bir gencin zihninde dolanırız bütün güney uç yöreleri boyunca. Nitekim, sonradan bir altılıya dönüşen üçlemenin son kitabında izleğimiz ölümdür. Guin alçakgönüllü bir filozof gibi, kendine has bilgeliğinin içinden, ölümle yaşamın birliğinden söz eder, kabullenişin erdeminden.

En büyük korkumuzu besleyen ölümün pençesinden kurtulmanın beyhude çabası, hataya düşürür bizi. Ölümün gerçekliği ve doğallığını kabul edemeyen insanlığın, ondan kaçmaya çalışırken kendine zindan ettiği hayatın izdüşümünü Yerdenizce takip ederiz roman boyunca. Bir gün karşılaşacağımız ve tersinin mümkün olmadığı için aslında insanı bilgeleştiren de ölümdür. Onun varlığı, varlığımızı kutsar; yaşamımızı, bir anlam denizinin üzerinde kendine has bir ada haline dönüştürür. Ölümü kabul ettiğimizde biz de yaşamı kutsamış, hayatımızı anlamlandırmış oluruz.

Ged ve Arren’in yolculuğu zorlu ve mücadeleyle dolu olsa da aynı zamanda düpedüz edebî bir dille anlatılmıştır ve belki çelişik gelebilir ama ejderhaların varlığı bu edebiyatı güçlendirir. Dünyanın ilk yaratıldığı sırada var olan ve o günkü dili konuşan bu kadim yaratıklar romanda çok başat bir yer kaplıyorlar. İlk iki kitabın aksine onları asil karakterlerinin yanında anatomik özellikleriyle de ayrıntılı olarak tanıma ve tabii ki sevme imkanı buluyoruz bu kitapta. Kuşandıkları zırhlar, çelik gibi pulları, bebeklerine bakılamayan dehşetli gözleri ve tabii içlerinde yanan o kor alevin bütün vücutlarına yayılan ısısıyla ejderhalar büyüleyici varlıklar Yerdeniz evreninde. Fantastik edebiyatın en korkutucu ögelerinden biri gibi sunulsa da Yerdeniz’in ejderhaları kendine has dünyaları ile ayrı bir ilgiyi hak ediyorlar. Serinin diğer kitaplarında onlarla daha çok karşılaşmayı umuyorum. Ancak bu, ağızlarından çıkardıkları alevlerle şehirleri kasabaları, içlerinde ne var ne yok küle dönüştüren zalim hayvanlar olarak görmenin umudu değil. Kadim lisana sahip, muhteşem yaradılışlarının bilincinde, taşıdıkları doğal kibir ile insanlığa dost olmasa da, varlıklarına saygıyı hak eden efsanevi yaratıklar ve içinde bulunduğu esere, tıpkı bu romanda olduğu gibi doğru değerlendirildiğinde edebî bir imkân sağlayan varlıklar olarak görmenin umudu.

Sona ermiyor içimdeki fantastik edebiyat düşkünlüğü. Dönüyor dolaşıyor bir noktada eksikliğini hissedip iyi yazılmış bir fantezinin içinde kendimi garip bir evrenin içinde, başka bir dünyanın sakini olarak buluyorum. Neyse ki Ursula K. Le Guin, hatırı sayılır bir Türkçe külliyatla daha uzun süre bu ihtiyacımı karşılayacak. Ejderha böğrü gibi harla yanan bir sevgi ve muhteşem hayal gücüyle içimdeki hayalperest çocuğun esrimiş başını okşadığı için duyduğum sınırsız bir saygıyla selamlıyorum onu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir