William Faulkner – Çılgın Palmiyeler

Nihayet havaların iyiden iyiye soğumaya başladığı ve yağmurun atıştırdığı o öğle sonrasında Yapı Kredi Yayınları’ndan içeri girerken heyecanlıydım. Şemsiyemi saramadım ilk denemede. Okumaya acıkmış ruhum, keyfince kitap seçip okumak için sınırsız bir zamana sahip olma kararını verdikten sonra daha da coşmuştu. Derslerime çalışırken yaptığım okumalarım, beş dönemdir süren ve beni iyi bir öğrenci seviyesine yükselten güçlü motivasyonumla devam etsin, bir standartta tuttuğumu düşündüğüm notlarım düşmesin diye yeniden ve şık döşenmiş bu kitapçıya bile uzun zamandir girmemiştim. Neredeyse her gün önünden geçerken ayın kitabını, yazarını, indirimleri göz ucuyla izleyip iç çekerek çantamdaki Epistemoloji kitabını düşünmüştüm örneğin. Bilirsiniz tabii, iyi bir eser okumak, saatler süren tatlı bir okuma yorgunluğunun içinde o satırlarda yazanlarla içli dişli olmak, okuduklarınızla zenginleşmek, insana çok kişisel bir haz yaşatır. Ben bu hazzı ilgi alanımda bulunan ders kitaplarında bile yaşıyorum. Belki de bu yüzden her dönem bitti dediğim derslerin içinden yeni ve daha ayrıntılı konuların çıktığı Felsefe bölümüne ısrar ve istekle devam etmem bundandır. Keyif almayı bırakabilirseniz bir kenara, sadece okuyor olmanın bilinciyle bile doyan biri.
Yüksek raflar boyunca sıralanmış kitaplar tarafından gözetlenirken, nihayet okula ara verme kararını alabildikten sonra özgürce aralarında olduğumu düşündüm. İçeride ve içlerindeydim işte. Hepsine birer kimlik vermiş, oluşturdukları meclise girmiş bir misafir gibi dolanacaktım aralarında. Zamanım vardı. Beş dönem aradan sonra Modern Felsefenin, Kurucu Babaların, Tümdengelimlerin, Tümevarımların, Yasa Görünümlü Önermelerin, Varoluşculuğun vs. bilgisine ulaşmak adına yaptığım bütün o kuramsal okumalara içten gelen doğal ama zorunlu bir aranın ilk adımıydı bu. İçten geldiğine eminim, çünkü bütün o raflar dolusu kitap içimdeki o yere bakıyordu. Birbirlerine gönül koymadan, içlerinden hangisini seçersem seçeyim hepsinin olgun bir gururla sevineceğini bilen bir yerdi orası.
Hızlanmış ve hazırlıksız yakalanmış olmalıyım. Kollarımın arasında dokuz tane kitapla gezinip ve henüz gözlerim sonradan, almadığıma hayıflanacağımı düşündüğüm başka bazılarının üzerinde olsa da , bu sayıda kitapla yine bir liste bitirme, sıraya sokma, düzen içinde olma zorluğu yaşayabileceğimi düşünerek sayıyı dörde düşürdüm. Tek ortak yanları daha önce hiç okumadığım yazarlardan oluşan o paketi seçtiğim yer zihnime komşu, yüreğime bitişikti.


Fazla kişisel ve abartıldığını düşündüğünüz bu anlatılanlar Çılgın Palmiyeler kitabının ismindeki o çılgınlığın yaklaşık olarak ne anlama geldiğini ifade edebilmem içindi. İçimdeki çarpık kitapçı kokusu bağımlılığı, kapak resmi izleyiciligi, ayraç biriktirme fetişleri vs. degil; Çılgın Palmiyeler kitabı bittiğinde, bir kitap yazısında, yazının beni tatmin edecek düğümüne de sahip olduğumu düşündüğüm için. Palmiyelerdeki çılgınlık, farklı bağlamlarda olsa da iki hafta önce o ve diğer kitapları seçerken yaşadığım iç çılgınlığıyla örtüşüyor. Palmiyelerin kitap boyunca temponun yükseldiği, gerilimin tırmandığı tüm bölümler de çıldırmaları, arkadaki rüzgarın sesini de getiriyor kulağıma. Kitapçıda yaşadığım heyecan kasırgasını da. Aksak bir ritmi izler gibi hışırdayan Palmiye yapraklarını dinliyorum hâlâ.


Sıra dışı bir önsözle açıyorum kapağını kitabın, hiç okumadığım bir yazara başlamak için de sıra dışı bir yerde sayılırım. Roma seyahatinin ilk dakikalarında, kitapta iki metin bulunduğunu, bu metinlerin yayımlandığı ilk yıllarda ayrı ayrı basılabilecek kadar alakasız da olabileceğini öğreniyorum çevirmenden. İki anlatıdaki iki adamın aldıkları kararlardan ve bu kararlar sonucu başlarına gelenlere verdikleri tepkilerden kaynaklı sonuçları karşılaştırabilirsek eğer, bu romanın anlamlı olabileceği yollu bir yönlendirme ile de başlayabiliyorum romana.


Faulkner için söylenebilecek ve onu tanımlamaya yaklaşacak bir sürü açıklama var şimdi elimde. Modern edebiyatın Amerika’daki en önemli temsilcilerinden, bilinç akışı yöntemini en iyi uygulayanlardan, Nobel ve Pulitzer sahibi, çok kısa boylu, yazarlık dışında hiçbir işte dikiş tutturamamış ve yazarlığı bile birçok eleştirmene göre tartışmalı diye aktarabilirim bu bilgileri örneğin. Bütün bunlar, tek bir kitabını okuyarak karar verip yüksekten sallayabileceğim veya doğruluğuna katılabileceğim yorumlar değil.
Ben daha büyük sorular peşinde, daha yüksek meraklara sahip bir okuryazar olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum açıkçası. Bu yazının ilk bölümü bunu ifade eder, ama inandırır mı bilmem.
Neden romanın doğduğu topraklarda karakterlerin iç dünyaları iyi ya da kötü olmalarından bağımsız, doyurucu bir ayrıntılar denizi içinden anlatılırken, bir Amerikalının karakter özelliği hızlıca ve yüzeysel anlatıldığı halde okuyucuyu ya da en azından beni tatmin eder? Melville’i dışarıda tutmama izin ver lütfen okuyucu, çünkü bir bakıma Kaptan Ahab’ın zamanında neredeyse bir Amerikan Edebiyatı yoktu.
Gerçekten de Amerikalı büyük yazarların eserlerinde savrulan kahramanlar görürüz. Yine kendine özgü alabildiğine geniş bir coğrafya içinde günlük olması kuvvetle muhtemel birtakım kararlar arkasında uzun ama kısa anlatılan yolculuklar yaparlar. Eğer ödedikleri bir bedel varsa, sonrasında aldıkları dersler kendilerine kalır. Biz onları olay boyunca sıkıntıları, amaçları, kaçışları ve kovalayışları takip eden bir çerçevenin içinden izleriz.
Çılgın Palmiyeler’de de acısını yaşayabilmek, elinde kalan hatıralarıyla gerçek bir zindan hayatı geçirmek için hapsi tercih eden Harry Wilbourne ile, yaklaşık olarak aynı acıları yaşamamak için artı on yıl daha eklenerek hapis hayatını tercih eden Harry’nin antitezi Uzun Mahküm’u izliyoruz.


Faulkner’ın kendisine rakip gördüğü Hemingway’de de okuyabiliriz bu karakterleri. “Ya Hep Ya Hiç” kitabındaki kahramanın anlatımı Harry’ninkine benzeyebilirdi pekâlâ. Ama önemli fark şurada: Faulkner’ın cümleleri uzar gider, bağlamından kopmak üzereyken, konunun dışında bir köşe başına bırakılmak üzere silkelenmişken bulursunuz kendinizi. Kendinin bile sonu belirsiz bir girdabın içinde sürüklenir gibi yalpaladığını düşünebilirsiniz. Alır yürür.


Son ve büyük sorum. Okumadıkları tabii ki düşünülemez ama Beat kuşağı yazar ve şairleri Faulkner’dan etkilenmiş midir?
Kitabın ilk, ama kronolojik olarak sıralandığında sondan bir önce olması gereken ilk sayfalarda Harry’nin evini tuttuğu doktorun davranışlarından ve daha doğrusu bunun anlatımından, Harry’nin keskin denebilecek yoksulluk şartlarıyla eğitim hayatına devam etmeye çalışırken yaşadıklarından, “Irmak Baba” isimli diğer metinde ise şişman mahkumun nasıl mahkum olduğunun anlatılışı; alınan ani kararlar sonucunda yapılan uzun tren yolculukları ve Amerikan coğrafyasına ait betimlemeler bana hep o eski tanıdık beatnik tadı hatırlattılar.


İstiklâl Caddesi soğuktu ve tünele doğru yürürken, birkaç gün sonra gireceğim yedi sınavın kitaplarından birinin yanında biri şiir olmak üzere dört tane de kendim için seçtiğim kitap vardı. Şemsiyemi açarken esen rüzgar hafif bir sarsıntı yarattı ve Palmiyeler Çıldırdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir