William Faulkner – Döşeğimde Ölürken

Kitap bir’den daha fazla nedenle ve bir’den fazla konuda o kadar iyi ki, içimdeki yazı yazma şeytanını uyarıp, kendi yazımla itiştiriyor beni daha başlangıçta. Okur olarak kalmanın müthiş konforundan vazgeçip, böyle büyük anlam ve değere sahip eserler için yazı yazmanın keyfi zorunluluğuna hayıflanıyorum bir süredir. Hayatın akışındaki doğallıkla ilgili çarpıcı bir finalle biten son sayfa kapandığından beri neyi nasıl yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle yazanı memnun etmeyen, yeni bir bilgi veremeyen, sayıklamalara bulanmış satırlardır okuduklarınız. Şu an dahi soruyorum kendime, yazılmalı mı bu yazı? Ama şeytanlar var işte, okuman için dürter bazıları, bazıları yazman için.

Daha öğrencilik yıllarında çevirmeye başlamış Murat Belge bu kitabı. Çok etkilenmiş yazardan ve tarzından ama önsözdeki o vakur tavır çok dikkatimi çekti. Sağda solda duyup okuyabileceğiniz bütün biyografilerden daha özlü ve doyurucu bir önsöz, çevirmen sanki yazarın arkadaşı, hiç değilse aynı dönemde yaşamışlar gibi bir yakınlık. Önsözde yüksekten bir üslup, ama kendine, esere ve çeviriye güveni yansıtan satırlar. Tavrın, büyüklenme de barındırdığından şüphelendiğim yuksek sadeliği yanında yazar ve eser için kullandığı ‘olağanüstü’ nitelemesi hem tansiyonu hem beklentiyi yükseltti. Ama merak etmeyin; okumaya karar verirseniz kitap sizin değil, acaba siz kitabın beklentisine uygun musunuz sorusu gündeme gelebilir.

Bir kitap benim için, bu sitede hakkında bir yazı yazıldığı zaman biter. O yazı ise daha kitabı okurken şekillenmeye başlar. Aldığım notlar o kitabın düğümünü atıp kitaplıktaki yerine kaldırmamı sağlayan yazıyı hazırlar. Döşeğimde Ölürken kitabı okuması sırasında alabildiğim notlar fazla olamadı. Edebiyat adına büyük bir zenginlik barındırsa da, okumanın keyfinden, yazım tekniğinin farklılığından, bahsedilen kırsal hayatın içinde debelenen insanların yaşantılarından ve anlatılan olayın trajikomik durumundan sıyrılıp, kendime notlar alamadım. Sonunu düşünmeden, kafamda okuduğumla ilgili sürekli işleyen bir çözümlemeye gerekli özeni gösteremeyecek kadar keyif alarak okudum bu kitabı. O zorunlu özensizlik şimdi beni bu satırların başında kekeme yapıyor.  Ama yazmaya çalışmanın güzel yanı bu galiba: yazabiliyorum sanrısı. Başlıyorum…

Amerika’nın taşrasında, doğduğu topraklara gömülmek isteyen bir kadını toprağa vermek için uzun bir yol kat etmek zorunda olan kocası ve beş çocuğunun yolculuğu. Yolculuk sırasında on beş farklı kişiden toplam elli dokuz bölümde olayı dinliyoruz. On beş kişinin zihni içinden, Bundren ailesinin birbirinden ilginç ve dramatik karakterlerini, bilinç akışının erken ve olağanüstü örneklerinden biriyle takip ediyoruz. Karakterlerin bu muazzam renkleri bize kendi iç sesleriyle aktarılırken, yaşanan edebiyat olayı kurgunun ve olay örgüsünün önüne geçiyor meraklısı için. Diğer bir yandan bu kaynakları kısıtlı, kıt kanaat geçinebilen, doğa şartları karşısında savunmasız bir yaşamı kabullenmiş ve müthiş tutucu insanlar, bir evrensel durumu da işaret ediyor. Amerikan kırsalına özgü bir aileyi değil, zihniyet yapısı olarak Yaşar Kemal’in de anlattığı Çukurova köylüsünü okuyor olduğunuzu düşünebilirsiniz bir noktada. Olaylara kıstırıcı bir tutuculuk ve saplantılı bir inanç çizgisinin arkasından bakan bağnazlık aynı. Ancak unutulmamalı, Faulkner okuduğunuzda Amerika’yı okuyorsunuzdur. Şu an bildiğimiz bencil bir yönetimin ve fütursuz şımarıklığın, bütün dünya için başa bela sorumsuzluğun nesnel ve sürekli bir gerçeklik olamayacağını bildiğimiz için söylüyorum bunu. Melville’dir benim için Amerika, Faulkner’dır, Hemingway’dir. Onların anlattığı, herkesin görebileceği rüyalardan uyanan insanların evrensele uzanan öyküleridir. Trump, Büyük Elma, Obama vb. olmamalıdır o kıta.

Bir bilinçten diğerine misafir olarak, toprağa verilmek için oğullarından en büyük olanın yaptığı tabutun içinde iç dünyasının karmaşıklığı ve değeri anlaşılmamış bir kadını kırk mil uzaktaki şehrine götürmeye çalışıyoruz.  Yağmur ve fırtına köprüleri yıkmıştır, kadının başka bir adamdan olan ve bunu kimsenin bilmediği asi oğlu, müthiş sezgi yeteneğiyle olayı farkeden ağabey dışında hiçkimsenin hamile olduğunu bilmediği on yedi yaşında bir kız kardeş ve en küçük oğul; tanıyabileceğiniz en değişik baba ile artık kokmaya başlayan ölüyü taşırlar. Kafilenin başına gelenler bir noktada öyle bir hale gelir ki, okuduğunuz acaba bir komedi olabilir mi diye düşünürsünüz. Ancak Faulkner’ın bu muhteşem kitaptaki başarılarından biri de yine evrenselle kurduğu bağda gösterir kendini. Trajikomiktir yaşananlar. En güzeli ise, bunları karakterlerin iç seslerinde kendiniz, sezgi yoluyla bulursunuz. Gözünüze batacak hayat derslerine değil, hikayenin içine sinmiş küçük büyük çaresizliklere tanık olursunuz. Karakterlerimiz, kendileriyle meşgul, sarpa sarmış tekdüze hayatları içinde öylesine umutsuz ve sonsuzca bedbahttırlar ki üzülürsünüz onlar için.

Bir eseri kendi dilinde okuyamıyor olmanın pis bir çaresizlik yarattığı kitaplar okuyorum bazen. Bu onlardan biri. Kendi dilinde bile zor olduğunu düşündüm okurken çünkü on beş farklı karakter ve hepsi kendi sığ dünyaları içinde farklı bir zeminden bakıyor olaylara. Türkçe okurken bile okumanın zorlaştığı ve dolayısıyla çevirinin başarısından dolayı verdiği keyif de artan bölümler var. Hele o şiirsellik. Kitaba daha da değer kazandıran unsurlardan biri de böylece ortaya çıkıyor benim için. Bütün o basitliğin, doğallık ve gündeliğin içindeki şiirsellik. Yüce duygular, büyük olaylar veya içsel duyularımıza hitap eden güzel hisler incelikli bir anlatım yaratabilirler. Ama Döşeğimde Ölürken romanındaki gibi bir sade olay kurgusu içindeki şiirsel anlatım kalbini kanatlandırıyor insanın, bazen pır pır ediyor bazen süzülerek akıyor. Keşke birkaç ifadenin altını çizseydim diye hayıflanamıyorum bile, o kadar çoktu ki.

Kitabın son sayfasında yaşananlar bana Cohen Kardeşlerin filmlerindeki o karanlık atmosferi, küçük şehir yaşantılarının oluşturduğu iç daralmalarını anımsattı. Herşey bittikten sonraki, doğal hayata dönüşün şaşırtıcı hızını. Küçük dünyalarımızda kendimizi nasıl da çok önemli bulup olayların başrolüne soyunduğumuz anlar olduğunu. Hayat denen nehrin üzerimizden akıp geçerken, farkımıza bile varmadığını anımsattı.

Faulkner dünyasına girişimi geç bulmakla beraber, bir geç kalmışlık hissi duymuyorum bundan. Belki o evrenin karşılığı şu an bende bu derece yüksek bir değerde olmayacaktı. Bir ulusun köklerini, modernizmin edebiyat halini, gündeliğin şiirsel ifadesini büyük bir keyifle okuyorum onda. Daha önce bulabilir miydim sorusunun cevabını aramak boşuna.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir