William Shakespeare – Hamlet

Bazı kitapları okuyup bitirdiğinizde, yazın dünyasında çok büyük yer tutan önemli bir eseri de kitaplığınıza eklemiş oluyorsunuz. Kitabın, sonraları izlemekten büyük keyif alacağınız yerinde, içeriği ile birlikte tarihte kapladığı yer de kitaplığınıza misafir oluyor bundan böyle. Hangi kitapsevere küçük veya büyük, ama mutlaka bir parça gurur vermez ki bu? William Shakespeare eserleri bu kategoride sayılabilir pekâlâ.

Hamlet oyununun içeriği, büyük yolculuğunda insanlığın genel durumuyla ve içsel davranış kalıplarıyla ilgili çok çarpıcı bir eser olsa da onu, yazarından ayrı düşünemiyoruz. Öyle ya, günümüzde de hız kesmeden sürmekle beraber dörtyüz yıldır hakkında binlerce araştırma yapılmış, yaşadığı dönemde de tiyatro ve sahne sanatında başarıyı yakalayabilmiş ve eserleri hala büyük bir popülarite ile sahnelenen bir insan, Shakespeare. Hayat hikayesi, kariyeri ve eserlerinin zaman ötesi gerçekliğiyle ister istemez bir gizemin takip ettiği ve kolaylıkla bir sis perdesi altından da merak uyandıran bir karakter.

Adını taşıyan oyunların aslında başka yazarlara ait toplama eserler olduğu iddiaları, cinsel eğilimlerinin farklılığı, aile hayatı ve ilişkileriyle de sürekli gündemde olan yazar, ününden hiç kaybetmeyecek gibi görünüyor. Aslında kendisi ve eserleri hakkındaki araştırmaların söylediği sağlam bilgiler, bütün bu gizem perdesini kaldırıyor. Çünkü şiirlerinden ,oyunlarından hangilerinin kimlerle birlikte yazıldığı, hangi halk hikayelerinden esin alınarak yaratıldığı gibi bilgiler gün ışığına çıkarılmış durumda. Sahne aldığı oyunlar, kurduğu tiyatro, ilk basım kitapları, ailesi, çocukları, ilgi çekici mezarı ve üzerindeki kitabe yazısı vs. onu yakından tanımamızı sağlıyor.

Kanımca hakkında, gerçekten William Shakespeare isimli bir insanın bir zamanlar yaşayıp yaşamadığına kadar götürülebilen söylentiler iki nedenden dolayı atılıyor ortaya. Birincisi, edebiyat, tiyatro ve sanat alanındaki haklı başarı öyküsünün süresidir. 1616 yılında öldüğünü düşünürsek dört asırlık bir şöhret ve magazin boyutunun işin içine karışabilmesi için yeterli bir süredir bu. Hatta ne kadar uzun süren bir ikondur tiyatrolar, sahneler, yönetmenler, oyuncular için Shakespeare.

Bizi ilgilendiren ikinci ve gerçek neden ise, eserlerinin kendisidir. Bütün eserleri Hamlet gibi olgunluk döneminde değerlendirilen önemli tragedyaları içinde sayılmasa da, genel olarak insanlık durumlarıyla ilgili saptamalar bakımından çok güçlüdürler. Bu güç Hamlet ile birlikte Macbeth’te de açıkça hissedilir. Bizler kahramanların kişiliğinde bütün bir insanlığın zaaflarını, güçsüzlüklerini, çelişki ve hatalarını çıplak bir gerçeklik ardında izleriz. Büyük, acı veren bir yokoluşa doğru sürüklenen insanların trajedisine tanık olur, kahramanların şahsında bütün insanlık gibi kendi içimizde bulunan zayıflığın gölgesini de hissederiz.

Aristoteles, sanat ile ilgili olan düşüncelerinde mimesis ve katharsis’ten bahseder. Gerçeğin bilgisine ulaşma da o, Platonun sanata karşı tavrının aksine aracı görevi ile sanatın felsefedeki önemini belirtir. Sanatçı gerçeği taklit (mimesis) yoluyla ve sanatı aracılığıyla icra eder. İzleyici tanık olduğu eylemin sonucunda bir aydınlanma (katharsis) yaşayarak tümelin bilgisine ulaşır. Sahnelenen tekildir, biz onu Danimarka Kralı olan babası, amcası tarafından öldürülen Hamlet’in intikam hırsıyla attığı adımlar vasıtasıyla izleriz. Ancak izleyicinin, okurun çıkardığı, ⁰belki kendini özdeşleştirdiği sonuç, tüm insanlığa ait ve kendinin de içinde bulunabileceği bir potansiyel sonucun bilgisidir. İntikam hırsının insanı sürükleyebileceği uçurum canlanır gözümüzde. Macbeth’te kıskançlığın ve yükseliş hırsının sonuçlarını o kişilerin yazgısında okuruz ama o yakıcı duyguların tümel bilgisi aydınlanmamıza ışık sağlar.

İşte William Shakespeare’in büyüklüğünü bu kadar zaman sonra bile koruyor olması, ismi üzerindeki yapay ve popülist gizem perdesinin değil, insanoğlunun yazgısı boyunca karşısına çıkacak olan gerçek durumları büyük ve saf bir gerçeklikle yansıtabilmiş olmasındandır. Tiyatro kendi içinde sürekli bir gelişim, atılım çizgisi izlese de sahnede yansıyan, insan ve onun gizemidir. İnsanın karanlığı Shakespeare’in ustalık alanıdır.

Çeviri, İngiliz dilinin yeryüzündeki en önemli temsilcilerinden biri olan efsanevi yazarın eserleri söz konusu olduğunda daha bir önem kazanıyor. Bülent-Saadet Bozkurt Türkçesiyle okuduğum Soneler’den sonra Hamlet’i de daha çok şiirsel bekliyordum açıkçası. Konuşma diline yakın bulduğum Sabahattin Eyüboğlu çevirisi yine de doyurucuydu. Sahnede usta bir oyuncudan izlemek farklı duygular uyandıran gerçek bir deneyim olacaktır. Diğer yandan, konu Hamlet olduğunda gözler o meşhur tiradı arıyor haliyle. Şöyle buldum, “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!” Alıştığımız ve kulaklarımızda yer eden o etkileyici tirad havasından uzak olsa da çeviri okumanın sınırlı güzelliklerinden biri de budur bence; yazarın yorumunu okumak ve yine de bir Hamlet okuyor olmak. Kitap sonunda Eyüboğlu’nun kendi çevirisi, Shakespeare ve eser hakkındaki samimi görüşleri ise renk katmış.

Birazdan okuduğum tarihi işaretleyip iç sayfasına, Hamlet’i de kitaplığımda Macbeth ve Soneler’in yanında uzun süre kalacağı yere kaldırırken, yüzyıllar öncesinden insanlığa söylenmiş büyük sözleri de duyar gibi olacağım. Aynı sözler yüzyıllar sonra bile, o muhteşem oyunların satırları arasından ve unutulmaz kahramanların dudaklarından fısıldanmaya devam edecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir