Yılmaz Özdil – M.Kemal

İçeriğinden bağımsız olarak anlatırken, bende bıraktıklarını ifade etmeye çalışmakta zorlandığım, hissettirdiklerini yansıtırken tıkandığım eserler de var. Mustafa Kemal isimli Yılmaz Özdil kitabı da böylelerinden biri oldu. İçeriği bakımından değil, özel bir edisyonu hazırlanıp sadece 1881 tane basılan ve önceden duyurulmuş bir gün saat 09:05’te 2500₺’den satılan kitap çevresinde özellikle dijital medya ortamında çok büyük tartışmalar yapılması, acaba ben bu konuşulanların neresindeyim düşüncesiyle birlikte zihnimi kitap kadar meşgul etti.

Atatürk’ün üzerinden para kazanmak ve büyük bir insan kitlesini ulusun kurucusuna duydukları duygusal ve sevgi temelli düşünceleri yönünden sömürmekle suçlanan yazar, Atatürk’ü, düşüncelerini ve yaşayış biçimini, hayat hikayesinin zorluklar, acılar, maceralarla dolu yanlarını anlattığını söyledi. Kitabın karton kapaklı normal basımı çok fazla sattı. Küçükler için resimli ve kısaltılarak yaşlarına uygun duruma getirilmiş olan bir edisyonu Anadolu’nun her yerine dağıtıldı.

Eleştirilen yanlarından ve ciddi araştırma kitapları okuyanlar için olmazsa olmaz koşullardan biri olan kaynak gösterme, alıntı yapılan eserleri belirten bir ek vs. gibi bilimsel yönden de anlatıyı destekleyen unsurlara yer verilmediğiydi.

Kitabın ikibinbeşyüz liralık özel edisyonunun satılmasına günler kala büyük bir hararetle hem reklamının hem de kıyasıya eleştirisinin yapıldığı günlerden birinde bir tweet okudum. Genç bir tarihçi, Zübeyde Hanım’ın Makbule ile birlikte İstanbul’a gelişinin kitapta yazıldığı gibi zorluklar ve sefalet içinde değil, o günün şartlarında çok zorlayıcı olmayan bir yolculuk sonunda gerçekleştiğini kaynak göstererek kitabın yazarına aktarıyordu.

Özdil’in yanıtının ne olduğu sorusu bu yazının konusu olmamakla birlikte, o yanıttan sonra alacağınız düşünsel pozisyon içinde kendinizi yönlendirerek çözmeye çalışacağınız ve kendinizi konumladırabileceğiniz o kadar çok sosyolojik, psikolojik, ideolojik alan var ki! İşte bu alanlar ve onları analiz etmeye çalışarak yaptığınız düşünsel çalışmalar, teknik içeriği çok basit bu kitabı karmaşıklaştıran başat unsur halini alıyor.

Söylemeye gerek yok tabi, Mustafa Kemal bir gazetecinin, günlük gazetelerde okuyucusunu kendi üslubuna alıştırmış ve çok okunan bir yazarın yazdığı, basit anlatımlı bir kitap. Edebi derinliğe sahip olmayan, bilimsel bilgiyi öteleyen ve ulu bir kişiyi daha da ululamaya yönelik anlatıma sahip bir eser.

Ancak şunu belirtmeli, yazarının da edebiyatseverleri ya da bilimsel araştırma takipçilerini tatmin etmeye yönelik herhangi bir hedefi olmadı hiçbir zaman. Tanımak isteyenlere, yazılanların yarısının yarısı bile gerçek olsa çok değerli bir insanı anlatan, karakter özellikleri, davranışları ve hayatı ile sadece ülke değil, dünya tarihinde bile müstesna bir yere sahip gerçek bir liderin öyküsünü anlatan bir kitaptan daha fazlası olduğunu söylemedi. Bu anlamda Mustafa Kemal kitabı, resmi tarihin bize anlattığı Mustafa Kemal Atatürk’ten çok da farklı olmayan, insani yönlerini içimizden biri olarak ama üstün özelliklerini de askeri, siyasi, ahlaki vs. üzerine basa basa anlatan, Atatürk’ü sevenlerin zaman zaman gözlerini doldurarak, zaman zaman göğsünü kabartarak, bazen hayıflanıp, bazen eğlenerek okuyacakları bir kitap.

Onu sevmeyenler, bu kitabı okumalılar. Anlatılanların pek çoğu arşivlerde yapılacak araştırmalarla doğrulanacak ya da yanlışlanacak bilgilerden oluşuyor. Bir ülkenin kurucusunu tanıyabilmek için taraflı olduğunu gizlemeyen bir anlatı.

Günümüzde, olguları tarafsız bir gözle izleyebilecek, olayları yorumlarken objektif kriterlere uygun bir bilgi akışına ihtiyacımız var. “Gerçeklik-sonrası” denilen bir çağda ve gerçeğin eğilip bükülebildiği, ihtiyaçlar doğrultusunda yönlendirilebildiği bir dönemde yaşıyoruz artık. Gözlerimizin önünde yaşananların aslında olmadığını, ya da tersini savunan iktidarların arkasında büyük kitlelerin mobilize edilebildiği, çok ama çok büyük yalanların büyük insan yığınlarınca gerçeğin yerine kullanıldığına tanık olduğumuz bir çağ. İktidar, dünyanın her yerinde, gücünün yetebildiği her yerde gerçeği yeniden üretebiliyor.

Resmi tarih bize Atatürk’ü sevdirebilir mi? Bugün yazılan resmi tarih, onu sevmemize engel olabilir mi? Anlamaya çalışmanın bile yeterli olacağı, varlığının çevresinde doğal bir etki alanıyla yaşamış, sanırım hayalini kurabildiği en uç düşüncesinin de ötesini gözlerinin önünde gerçek olarak, üstelik bizzat kendisinin gerçekleştirdiği eylemlerle görebilmiş özel bir insan. İnsanların onu çok sevmesi, ya da ondan nefret etmeleri bu özelliklerini değiştirmeyecek. Bugün hayat hikayelerini merak ve özenme duygularıyla incelediğimiz veya romanlarda karşımıza çıkan birçok üstün nitelikli karaktere taş çıkartacak bir öz değere sahip kişi olarak Atatürk’ü ne kadar anlayabiliyoruz? Değişen çağda düşüncelerine dogmatik öğretiler olarak yaklaşıp değişmez kurallar bütünü olarak mı yaklaşmalıyız? Zamanı dolmuş eski bir lider olarak mı?

Bu yazıyı, onun hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak için yazmadığımı, hakkındaki bir kitabı daha çok kitabın olumsuz yönleri üzerinden tartıştığımı farketmişsinizdir.

Sözlerinin bir gün bilimle çeliştiğini gördüğünüzde bilimin söylediğini geçerli saymanızı söylemiş bir adama karşı içinde saygı barındırmayan bir düşünceniz varsa önyargılarınız sizi esir almış demektir. Ben Atatürk’ü çok seviyorum. Bu kitabı okumadan önce de çok seviyordum. Tanışmış olmayı, döneminde yaşamayı, hayalini kurduğu ülkü gerçekleşirken, o muazzam değişime tanık olmayı çok isterdim. Nutuk okurken, Çankaya kitabını okurken, ülkenin kuruluştan hemen öncesinden başlayarak bugüne gelen siyasi tarihini okuduğumda onun zekasına, karar alma ve uygulama yeteneğine, yönlendirme meziyetine değer vermemek elimde değil. Yıllardır kuruluş değerlerine, üzerinde yükseldiği temel taşlarına programlı bir saldırı yapıldığı halde henüz yıkılmayan bir devlet bırakmış olmak, herhalde bırakılmışlar içinde çok özel bir konumdadır.

Bugün sorabileceğimiz pek çok idari, siyasi, hayati soruya daha yaşadığı dönemde verdiği cevaplar bulunan Atatürk’e birkaç soru sormak isterdim bugün tanışabilseydik.

Ülkemizin içinde bulunduğu Kürt sorunu ve çözümü ile ilgili acaba ne düşünürdü? Bu konuda keşkeleri var mıydı? Günümüzde bir lider olmakla kendi dönemindeki liderliği nasıl kıyaslardı? Kendisinin çakmak cebine sığacak kadar bile devlet adamı yetiştiremeyen bir ülke kurduğuna hiç pişman olmuş muydu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir