Halil Cibran – Ermiş

Nişantaşı’na pek fazla düşmüyor yolum, düştüğünde de eski ama dokusu korunmuş, özelliği olan bir Avrupa şehrinin düzenli ve temiz sokaklarında dolaşıyormuşum hissi yaşamak isterim nedense. Zaman zaman bunu beceririm de. İBB’nin Cemal Reşit Rey Konser Salonu arkasında bulunan otoparkında yer bulunabiliyor ancak, yukarılarda bakınmıyorum bile artık aracım için bir yer var mı diye. Parkın içine sapmadan önce itfaiye’nin önünden geçerken, şimdi İstanbul’da büyük bir yangın çıkacak olsa buraların ne kadar hareketleneceğini düşünürüm. İzlemesi keyifli olabilecek o koşuşturma olmasın isterim, kırmızı renkli büyük araçlar, sağda solda dolaşan itfaiye erleri ve kurumun yaptığı işle tezat oluşturan o dingin hava böyle kalsın. Geçerken çevirin başınızı, garip sessizliği hissedeceksiniz.

Eğer metroyla geldiysem Pangaltı çıkışından soldaki ara sokağa girer ve küçük yokuşu tırmanırken tenha vakitlerini gözümde canladırmaya çalışır, Nişantaşı’nın içinden geçtiği kitapları anımsarım. İbrahim Yıldırım’ın ‘Nişantaşı Suare’ ile Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ gelir hemen aklıma.

Güzel havalarda Nişantaşı Parkı, nam-ı diğer Kedili Park pek bir kalabalık olur. İnsanlar merdiven sahanlıklarındaki banklardan taşıp serilirler sağlı sollu, girişken ve uysal kedilerle birlikte çimenlerin üzerine. Her zaman, acaba yeteri kadar kazanıyorlar mı diye düşünmeden edemediğim sokak müzisyenleri yeteneklerini sergiler bu parkta. Bir kanunî özellikle dikkatimi çeker, sık rastlarım, nağmeleri hüzünlüdür çoğu zaman. Parkın üst kısmında genelde savaşçı ve hükümdar Türk büyüklerinin büstlerinin bulunduğu alandan geçerken, kendilerinin buradaki gibi görünmediklerinden emin olduğumu düşünürüm. Hamaset yüklü tunçtan gözleriyle yüzyıllar sonra Nişantaşı’nda cana gelseler çok şaşırmazlar mı? Ellerinde mamalar ve çevrelerini kuşatmış türlü çeşitli hayvanlarla hayvanseverler, sanki birer mesih gibi huşu içinde ve sabırla  erdemlerini dökecekleri bir köşe ararlar. Parka adını veren kediler, kuyruklarını dikmiş vakurdurlar yemeklerini beklerken, Türk büyüklerinin kuşattığı alanda.

Birkaç basamak sonra Valikonağı’nda olur ve sağa yönelerek Nişantaşı’nın kalbine doğru hareketlenirsiniz. Sağ tarafınızda, Harbiye’ye dönen sokağın köşesinde,  zemininde büyük bir giyim mağazasının bulunduğu apartmanın dördüncü katındaki bir dairede ders verdiğim yıllarda, bu caddenin oradan nasıl göründüğüne bakma fırsatım olmuştu. Sonbahar camı, hafif yağmurla ıslanmış, yaprakları dökülmüş caddenin iki yanında çıplak ağaçlar ve hareketlenmeye başlayan erken saat Valikonağı. Perdeleri genellikle kapalı, eski moda ve iç karartan eşyaların arasında sonraları dakikaları sayılmaya başlayan sıkıcı derslerdi bunlar. Aynı dersler, ev sahiplerinin Arnavutköy’de yaz mevsimini geçirdikleri evde de devam etmiş, bir süre sonra sanki kendiliğinden oluyormuş gibi, ben evdeki eski bir eşyaya dönüşmeden önce sona ermişti.

Parkın Valikonağı girişinin tam karşısında eskiden Yekta restoran vardı. Küçük ve ahşap pencere pervazları, zaman zaman gözüme çarpan beyaz önlüklü garsonlarıyla çok kaliteli görünürdü gözüme. Artık oralarda olmayan Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ders çıkışlarında Şemsinur’la Harbiye’ye doğru yürürken, göz ucuyla pencerelerine bakar, en sağdakinin arkasındaki masada yiyeceğimiz romantik bir yemek sırasında evlilik teklif etmenin hayalini kurardım.

Biz sağa doğru devam edelim ve hiçbir zaman göründüğü kadar lezzetli olmayan simitler satan simitçiyi, son zamanlarda diğerinden daha fazla tercih ettiğim İtalyan kahveciyi geride bırakıp dört yola gelelim, ışıklara. Işıklardan sola, yukarıya Rumeli caddesine sapıp soldaki ilk sokağa girerseniz çok geçmeden benim tatlı diş doktorumun muayenehanesinin önüne gelirsiniz. Kendisiyle aynı ilkokulda farklı sinıflarda okuduk ve otuz sene sonra İstanbul’da doktor-hasta ilişkisinde bulunuyoruz. Annemin bir bileziğini satarak ödediği iki diş dolgum bir hafta sonra herhalde büyüme çağında olduğum için düştüğünden, içimde biriken öfke ve bir sürü çürük dişten sonra sevebildiğim ilk diş doktorudur. Doktor Özlem’in muayenehanesine giren sokağa sırtınızı verirseniz karşınızda İş Bankası Kültür Yayınları’nın kitapçısını göreceksiniz.

Diş randevularına erken gittiğimde mutlaka girerim bu küçük kitapçıya. Nazik ve güler yüzlü bir tavırla karşılaşır, güzel indirimlerle alırım seçtiğim kitapları. Arwen, buradan aldığım pek çok kitapla geliştirdi okumasını. Şan ise, daha da renklenen, resimlenen ve günümüzden olaylarla zenginleşen kitaplara denk geldi. İş makineleri, itfaiyeler, mikroplar ve hatta dişçi koltuğunu bile tanıdı o güzel kitapların sayfaları arasında, Özlem’le tanışmadan önce. Küçük bir kitap dükkanıdır burası. Türk edebiyatının Tanzimat dönemine uzanan örneklerinin bulunduğu raflar, akademisyenlerin teori yüklü kitapları, şiirler, antik çağ ve düşünürlerine ait eserlerle, modern dönem eserleri açık renkli kartondan kapaklarının arkasında büyük bir sessizlikle beklerler.

Genelde okuma listemde bulunmayan kitaplar olurdu orada. Ben de biraz bakınır, bir okuma listesi bağımlılığının saçmalıklarını göz ardı eder ve birkaç çocuk kitabı alıp çıkardım. O liste varlığını sürdürmekte ancak girdiğim herhangi bir kitapçıda o an aklımdan geçen ya da gönlümün istediği kitapları da alıyorum artık. En son gittiğimde, yine bir randevu öncesi vakit öldürmüş, bir kahve sonrası ugramıştım bu kitapçıya. Raflara göz gezdirirken, küçük dükkana benden sonra giren ve ses tonundan benden büyük olduğu anlaşılan bir adamın şöyle dediğini duydum, “yeni gelen bir kitap var mı?”

Görevli, kitabevine gelen en son kitabın ismini verip, adam onu da okuduğunu söylediğinde anladımki o kitabevinde kendisi için yeni hiçbir şey yoktu. O sırada gözüme ilişen Ermiş kitabının da gözleri olsaydı bakışmış olurduk.

O gün sahip olduğum kitabın inden şöyle cümlelerin altını çizdim.

Birbirinizi sevin ama aşkı pranga eylemeyin: Bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında dalgalanan bir deniz olsun aşk.

Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?

Şarkıcılar, dansçılar ve neyzenler; ürünleri düşlerden yapılmış olsa da, ruhlarınızı giydirir ve besler.

Ruhunuz çoğu zaman bir savaş alanıdır, burada aklınız ve yargılama gücünüz, tutkunuz ve iştahınıza karşı savaşır.

Aklı mesken tutup, tutkuyla devinmelisiniz.

Tanrı katında her biriniz tek tek bilindiğiniz gibi, Tanrı’ya ilişkin bilginizde ve dünyayı kavrayışınızda da her biriniz tek başınıza olmak zorundasınız.

Enginlerin kuşudur düşünce, kelimelerin kafesinde kanatlarını açsa da uçamaz.

Haz bir özgürlük şarkısıdır, ama özgürlük değildir. Arzularınızın çiçeklenişidir, ama meyvesi değildir.

Günlük yaşamınız tapınağınız ve dininizdir.

Keşke çok kitap okuyunca erilse. Keşke Ermiş gibi dinî söylemlerden de rüzgâr alan kitaplar, içindeki o etkili sözlerin kavranmasıyla birlikte, tam o anda güzelleştirse hayatlarımızı.

Johann Wolfgang Von Goethe – Genç Werther’in Acıları

Kısa bir süre önce kitaplığımda yerini alan Aşk Ve Ölüm Üzerine kitabında, aşk için gerçekleştirilmiş intiharlar konusu Genç Werther’in Acıları dolayımında da işleniyordu. O yazıyı okuduğunuzda göreceksiniz, Thomass Mann’dan bahsedildiğini yakalamış olmanın gizemli keyfi beni öyle bir ele geçirmişti ki, Goethe’nin kitabının kitaplığımın aynı rafında sırasını bekleyenlerden biri olduğundan bahsetmemişim bile.

Süskind Aşk ve Ölüm Üzerine kitabında aşk ve ölümün birbirine en yakın duygular olduğundan, kavuşamama acısının en romantik halinin, özellikle şiire yakışacak ve bilinçle hazırlanmış bir ölüm sahnesiyle sonlandığından bahseder. Yazarı Goethe’nin ilerleyen yaşlarında yadsıdığı bu eserinde Genç Werther’in yaşadıklarına şahit oluruz. Aşk girdabına kapılıp yok oluşuna sürüklenirken, duygularının canlı ve tanıdık sahneleridir anlatılanlar.

İnsan duygularını, aklın keskin köşelerinde rehin tutan rasyonal anlayıştan kurtaran, aynı duyguları gönlüyle sorgulamasını sağlayan; dolayısıyla bugün insanı aklı ve hisleriyle kendisi yapan yönelimin adıdır romantizm. Tarihte hiçbir dönem, insan denilen gizem kuyusu canlıyı anlamaya bu kadar yaklaşan, insan duygularını açıklamakta böyle büyük başarı sağlayan başka bir akım herhalde yoktur. Klasik dünyanın mükemmel düşüncesi ve ideal insanına, rasyonal çağın aklın kesinliğini ululaştırmış anlayışına bir isyandı romantizm. Doğa ve hislere yönelmiş bir araştırma, ayrıntılarla beliren öznel bir yaşayışın incelenmesi ve hassasiyetle yaşanmasıydı.

Bugün müzikte en çok romantik dönem bestecileri ve onların eserlerinin sevilmesi, iki yüz yıl önce yazılmış, büyük aşkların anlatıldığı edebiyat eserlerinin hâlâ okunması bana göre, içimizdeki insan anlayışına, ruhsal yönümüze en çok yaklaşan izm’in romantizm olduğunu gösterir. En insan yanımız ile konu oluruz romantizme. Evet akıllı canlılarız ama işleyen, heyecanlanan, özleyen, etkilenen de bir kalbimiz var. Adına ruh dediğimiz, zihnimizin bilinmeyen bir köşesinde bizi izleyen, birlikte ‘ol’duğumuz, birbirimizi karşılıklı şekillendirdiğimizi düşündüğümüz bir idealize edilmiş yoğunluk hissi var.

Aşk bugün bilim adamları tarafından çeşitli vücut salgıları veya beyin enzimleri ile açıklanıyor ama, bizler güneş denize doğru alçalmaya başladığında farklılaşan renginin bizi neden duygulandırdığını; tanıdık gelen bir ezginin geçmişte kalmış, gülümseyen ve davetkâr bir yüzü gözlerimizin önüne getirmesini aynı net ifadelerle açıklayamıyoruz. Neden sürekli o tek bir insanı düşündüğümüzü, onun yanında neden heyecanlandığımızı ya da ondan uzak kaldığımızda endişelendiğimizi, özlediğimizi beynimizdeki kimyasal değişimlerle açıklamak bize pek açıklayıcı gelmiyor. İşte romantizm ve sanki onun kullanım kılavuzu olan Genç Werther’in Acıları bize o duyguların anahtarını ve o anahtarların açtığı kapılardan geçtiğimizde karşılaşabileceklerimizi gösteriyor. Ancak üzerine konuşageldiğimiz aşk kavramının tarih boyunca hep olduğu gibi Platoncu bir yaklaşımla idealar dünyasından seslendiğini, anlayışımızı o sistemle beslediğimizi de belirtmek gerek.

Benliğini, iç ve dış bütün dünyasını kaybederek hazin sonuna ilerleyen Werther ile özdeşleşiyorum ilkin. Sonra ise, onun bu hüzünlü hikayesini anlatırken pek çok insanın hislerini başarıyla yansıtmış olmasına rağmen, ilerleyen yaşında o kitapta anlatılanları dozu yüksek bir heyecan fırtınasından kalanlar olarak yorumlamış Goethe’ye geliyor sıra.

Kitabı bir rehber olarak okuyabilirsiniz demiştim. Onsekizinci yüzyılda geçen basit bir aşk hikayesi romantizmin bütün anahtarlarını kısa bir metin içinde ve çok etkili şekilde verir. Yazarlık serüveninin başındaki düşünürümüz öyle bir etkiye neden olur ki, bazı ülkeler intiharları engelleyebilmek için kitabın satışını yasaklarlar. Aşkı için ölmek, kavuşamadan ölmek, terkedildiği, karşılık görmediği için ölmek, bazen kavuşulsa da aşkın en güzel yerinde ölmek gibi, kendine kıymanın bir moda halini aldığı, intihar kulüplerinin kurulduğu bir dönem yaşamış Avrupa. O romantik aşıklar arasında gecenin en karanlık ve tenha saatinde Werther’in sözlerini son bir kez okuduktan sonra altından akan nehrin serin ve karanlık sularına atlayıp yok olan aşıklar da olmuştur yüksek ihtimalle.

Romantik sevdasına karşılık bulmuş birisi olarak Werther’e hiçbir zaman öfke veya kızgınlık duyamam intiharı için, hor göremem onu. Güzel Lotte’ye aşık olurken hissettikleri, çevresindeki herşey hızla anlamını yitirirken Lotte’nin kalbine işleyen iyiliği, güzelliği ve yüceliği. Dünyaya bakışıyla birlikte kendine, yaşama, diğer insanlara bakışındaki değişiklikler doğrudur Werther’in. Yaşadığım için biliyorum bu hissi. Bir aşk sahibi olmanın mutluluğu, romantik yapıdaki insanlarda sevdiğini kaybetme korkusuna, güven eksikliğine, dikkat dağınıklığı, saplantıya meyilli bir bağlılık ve aşırı yüceltmeye evriliyor kısa sürede. İnsan ancak acı ile birlikte duyumsuyor sevdiğini. Daha çok karamsarlık ve acı, derinleşen, yalnızlaştıran ama kökü gittikçe sağlamlaşan bir sevgiye dönüşüyor. Hele bir de karşılığını göremediyseniz sevdiğinizden, tek kişilik bir zindana dönüşür aşkınız. Karşılıklı gelişen ilişkilerde bile aşırı romantizm dozu bu sayılanlara neden olabilir. Werther kendini örselerken yaşadıkları yabancı gelmiyordu bana. Aksine, sevdiği kadın hakkındaki düşünceleri, toplumsal hayatta konumlandığı yer değişirken, kendi gözündeki değerinin azalması, tek bir ulu amaç ile bütünleşip gitgide yanındayken bile huzuru yakalayamamak türünden anlatılanlar, gerçeğe çok benzerlikleriyle şaşırttı beni. Kendim de dahil çevremdeki bir sürü insan bu türden duygular yaşadıkları, aşklarını böyle sürdürdükleri için Genç Werther’in Acıları kitabına, bir rehber gibiydi diyorum. Genç Werther’in yaşlarındayken romantik bir insan olduğum kendi gözümde de tescillenmiş oldu bu kitaptan sonra. Yine de aşkıma karşılık bulduğum için, bulamayan kimilerinin bilinçli bir eylemle hayatlarına son verme kararlarını hor göremem. Onların bu son ve nihai kararlarını eleştirmek, o zaman yaşadığım hislerin gerçekliğine gölge düşürecek, bütün olanlara bir oyun tadı verecektir.

Ama biraz da, ilerleyen yıllarda kendi kitabını eleştiren ve belki de sebep olduğu sonuçlar yüzünden buna kalkışan Goethe’nin tarafından bakalım. Belki ilerleyen yaş, belki olgunlaşmak veya belki bunlarla birlikte aklın yaşamımızda daha başat bir yere oturmasıyla, bir zamanlar gerçekliğinden şüphe edemediğimiz o duygular birincil olma özelliklerini kayıp mı ediyorlar acaba? İntihar ederek bitirmediysek acı veren aşkımızı, daha kaç yıl besleyebiliriz yüksek duygularımızı, yanında bir an bulunabilmek için izin istediğimizde onurumuz kaçıncı kez ısrar edebilecek kudrettedir artık. Kaçımız o aşkı yaşamış olsa bile, bir zamanlar hissettiği yakıcı duyguların aynısını hissedebilir yıllar sonra? Hezeyanla geçen, iç sıkıntısı ile dolu bekleyişlere kim katlanır birkaç gün sonra?

Goethe, genç bir yazar olarak kaleme aldığı kitabındaki yoğun duygular ilerleyen yaşıyla birlikte olgunlaştığında, ölümlere hem de genç insan ölümlerine neden olmuş anlatısını hor görmüş olabilir.

Hayatının büyük bölümünü romantik duygularına gem vuramadığı için Werther’in yaşadıklarına benzer durumlar, duygulanımlar içinde yaşamış birisi olarak düşünce belirtebilecek durumda görüyorum kendimi. İntihar edenleri ayıplayamıyor, kınayamıyor ama onların erken biten hayatları için ben de hüzünleniyorum. Hislerim karşılıksız kalsaydı intihar ederdim diyemem ama bazen onu düşündüğümü hatırlıyorum. Çünkü aşka en yakın duygu ölümdür. Ancak artık o yoğun yaşların üzerinden şu kadar yıl geçmişken, o yakıcı hisleri uzaktan incelemek şu an daha tatlı geliyor. Bu, o duyguları yadsıdığım onları horladığım anlamına gelmemeli. Bir akıl terazisiyle ve bu yaşta ölçüldüğünde her zaman gülünç gelecek hareketler, aşağılanmalar, öz değersizlik görüyor olabiliriz o yıllarımıza özgü. Ama asıl görünmesi gereken başkadır.

Ruhumuzun derinleşebileceği mesafeyi görürüz orada. Gerçekten sahip olabileceğimiz tek şeydir aşk. Nefessiz kalmayı göze alıp, en derinden çıkarmaya çalıştığımız inci tanesidir. Uğrunda vurgunu göze aldığımız, yüzeye çıkamama riskine gülüp geçtiğimiz. Bütün bunları şimdinin sınırları içinden, geçmişin belleğimizde kalan sepya görüntüleri için düşünebiliyoruz. Manzaranın dışına çıkıp azıcık yukarıdan gördüğümüz ve olgunluk yıllarına özgü, serin bir bakış sanırım bu.

Bir bakıma, romantizmi yavan ve kurumuş, başkalarının sözleriyle tanımlamak yerine, kendi yaşantımızla değerlendirebilmek için bile duygularımızla oluşturduğumuz ateş çemberinin dışına çıkabilmemiz gerekiyor. O çemberin dışındayken yapılan bir Werther okuması kılavuzluk yapıyor ama yine de zor bir mücadele.

Varlık – Ocak’22

Peki, nedir modern evsel iç mekân? İşlevsel bir makine ev mi? İçle dış arasında mutlak bir birliktelik kuran, içeriden bakan skopik özneye dünyanın bütün olasılıklarını sunan ama toplumsalın da içeriyi istila etmesine, gözetlemesine olanak sağlayan bir cam ev mi? Sahibi adına konuşan ve bir anlamda benim biricik yüzümün yansıması olan otobiyografik bir ev mi? Departmanlı mağazaların reyonlarında dolaşırken gördüğüm ve sahip olmak için kıvrandığım bir fetiş nesnesi olan ev mi? Artık asla sahip olamayacağım, bana geçmişteki şiirsel varoluşu hatırlatan şairane ev mi? Dışarının yabancılaştırıcı ve anonimleştirici ortamından kaçarak sığındığım, geçmişimi sakladığım düşsel bir ev mi? Her ne kadar tekinsiz ve rahatsız edici de olsa beni iç kuytularına götüren, hayaletleriyle dost olduğum ve en derin arzularımı açığa çıkaran bir arzu makinesi olarak ev mi?

Belki de modern evsel iç mekân bunların hiçbiri ve hepsi. Modern iç mekân ne tıka basa doldurulmuş ne de tamamen çıplaklaştırılmış; ne kendini tamamen dışarıya açan ne de mutlak bir şekilde kapatan; ne kök salarak yerleştiğim ne de dışsal, göçebe seyahatlerimde durak olan bir mekândır. Modern iç mekân bunların hepsinin arasında gidip gelen ve gidip gelişleri hiç tamamlanmayacak olan bir deneyimdir. Nomadik bir monad.

Modern Evin İkili Yaşamı: Dışsal Yolculuklar, İçsel Keşifler

Umut Şumnu

José Saramago – Lizbon Kuşatmasının Tarihi

1/En güzel kitaplar, kitaplar hakkında yazılmış olanlar mıdır?

2/’Res Gestae’ Latince’de, yapılmış işler/şeyler anlamında kullanılmış bir tamlamadır. Zamanla, geçmişte yapılmış tüm işlere gönderme yapmak üzere kullanılmaya başlanmış ve bugün tarih dediğimiz sözcüğün ilk anlamını oluşturmuş.

3/’Historia Rerum Gestarum’ ise, yapılmış işlerin/şeylerin anlatılmasını, öykülenmesini ifade eder. Bu tamlama, geçmişte yapılmış tüm işlerin yazıya geçirilmesi anlamında tarih sözcüğünün ikinci temel anlamını açıklar ve biz gözleri açıkken rüya görme yeteneğiyle lanetlenmiş ya da belki ödüllendirilmiş ruhlar, tarihin en çok bu kısmıyla ilgilenir, onunla doyururuz hayal gücümüzü. Kim bilebilir, tarihte gerçekleştiğini düşündüğü bir olayı okuduğunu sanırken yazarının küçük bir dokunuşuyla aslında kahramanlarının sonsuza dek değişiveren hayatlarına konuk olup olmadığını? Resmî tarih eşelendiğinde, sıkı sıkıya korunmuş sağlamlığı sarsıldığında nasıl da rahatsız eder inananlarını.

Homeros’tan, yeni çağa kadar tarih, bilimden sayılmamış; her zaman şiir gibi, tragedya gibi anlatıma dayalı sanatların yanında sınıflandırılmış ve tarihçiler, öznel bulundukları için güven inşa etmekte zorlanmışlardır. Tarih ve hikaye anlatımı birbirinin içinde işleyebilen iki aygıt gibidir. Bu iki tür anlatının geçirgenliğine ikna olmak kolay değil midir? İşte bizim Lizbon Kuşatmasının Tarihi isimli kitabımız da bu geçirgenliğe, bu girift yapının yansımasına dair bir düşünce filizini omurgasına alarak çatılmış. 12.yüzyılda Portekiz ulusunun tarih sahnesine çıkma emarelerinin görüldüğü dönemde Lizbon’un Mağribî’lerden geri alınması için Haçlı’lar ile yapılan anlaşmayı bir tarih kitabından bilerek ve isteyerek yok eden bir düzeltmenin hikayesidir anlatılan. Biz, acaba şimdiye kadar öğrendiğimiz tarihsel bilgilerin ne kadarında-küçük veya büyük-bu türden değişmiş bilgi bulunmaktadır; bildiğimiz tarihin ne kadarı gerçek, ne kadarı tahrif edilmiştir acaba diye düşünürken, Saramago’ya özgü üslûbun heyecan yaratan temposuyla aynı anda iki aşk, bir şehir, üç medeniyet ve çok iyi edebiyatlı bir kitap okuruz.

İki aşk kitabıdır okuduğumuz, tek bir roman içinde. Birinde düzeltmenimiz, bilerek yaptığı hata anlaşıldıktan sonra kitabevine getirilen düzeltmen kontrolörüyle hayatının aşkını yaşar, hem de karşılıklı, tutku dolu ve oldukça romantiktir bu aşk. Sanıyorum Maria Sara’nın odasında belki de bilinçsizce dokunduğu ama dokunmamayı da düşünemediği beyaz renkli güller başlatmıştır bu aşkı. Biz onu yalnız, tekdüze hayatıyla, zamanı gelip de boyasının dibinden gelen beyaz saçlarına ve bile isteye tarihin seyrine yaptığı müdahale ile sünepe bir karakter olarak tanırken, kadının hayatına girmesiyle içinden bir aşk adamı çıkar. Çok az kitapta böylesine canlı ve gerçek bir sevişme sahnesi okumuş olacağınıza eminim. Tutku elle tutulur olacaktır ateşli sayfalarda, bırakın gözlerinizle görmeyi. İkinci aşk, adamımızın değiştirdiği tarihte yaşanan ve bir ortaçağ ilişkisi hayal edilerek, ancak bugünden bakılarak kurulabilen bir aşktır. Bir savaş aracı üretmek için Almanya’dan gelen mühendisin cariyesi ile ona göz koymuş paralı askerin aşkıdır bu. Kuşatma devam ediyordur.

Bir şehrin hikayesidir roman. Coğrafyanın yüzyıllar öncesi ve bugünkü hali arasında sürekli gider geliriz. Kör bir Mağribî müezzinle izlemeye başladığımız kuşatma altındaki ortaçağ Lizbon’una ait topraklar, kalıntı haline gelse de bir kısmı korunmuş kale burçlarının arasındaki sokaklarda, merdivenlerde bugüne ait olarak karşımıza çıkar. Lizbon kadim bir şehirdir, düzeltmenimiz dar balkonundan hem bugüne hem de tarihe bakar; geç bulduğu için de çok değerli olan aşkıyla beraber. Sisler arasında bugün nehrin geniş ağzını nasıl görebiliyorsa, bir zamanlar tarihi değiştirmesiyle o nehrin büyük deltasını terk eden Haçlı gemilerini de görür. Yayınevine yetişmeye çalışırken yağmur altında aceleyle koşturduğu veya taksi beklediği sokaklarda, bir zamanlar müslümanların yaşadığı yapıların, şehri koruyan kaleye giriş kapılarının izleri hissedilir. Şehir çok eski bir zamandan bu yana yaşamaktadır. Joyce’un psikolojik Dublin’i gibi değildir ama çok karakterlidir. İstanbul’da Galata Kulesi’nin dibinde eni üç metreyi aşan duvarların inşasında çalışmış bir kürek mahkûmunun kaderini, beş yüzyıl sonra kulenin karşısında konuşlanmış bir kahve dükkanında oturup soluklanırken düşünmek gibidir şehrin kendisi.

Üç medeniyetin üzerinde esmiş Akdeniz rüzgarını hissederiz satırlarda. Avrupa’ya geçmiş ve orada bir uygarlık kuracak kadar kök salabilmiş Arap medeniyeti. Kendilerinin olanı almak için and içmiş ve bunu başarmış bir Katolik Hristiyan medeniyeti ile bugünün Batı medeniyetidir anlatılan. Üç medeniyet hakkında da sürekli bir bilgi sağanağı altındayızdır. Bir aşk romanı ile bir şehir romanı, tarihsel anlatının zeminini sarsan bir örnek için yazılmış ders notu ile bir düşünüre ait fikir kitabını aynı anda okuyoruz hissine kapılırız. Yazarımızın dinsel konulardaki ironisi öyle kuvvetli ve keyiflidir ki sayfalar bitmesin istersiniz. O sırada kitabın sonuna doğru itiyorsunuzdur kendinizi veya çekiliyor da olabilirsiniz ustaca. Son sayfada ise kalan tek teselliniz yazarın henüz okumadığınız kitaplarının da olmasıdır.

Kitap çok güzel edebiyatlıdır. Zaten bir Saramago eseri olmaklığından dolayı yarattığı beklentiyi fazlasıyla karşılamış, bir zevk fırtınası eşliğinde neredeyse başından kalkamayarak okunmuş, okunduğu evde yeni yılın ilk günü kıskançlık krizlerine neden olacak kadar ayrıcalık edinmiştir kendine. Yarın bir gün aynı vakti, aynı özeni, aynı sevginin belki daha fazlasını vererek okuyacağım başka bir Saramago romanına doğru sürükleniyorum şimdi.

Buraya kadar anlattıklarımdan ne kadarının kitapta gerçekten bulunduğunu, ne kadarına ve nasıl müdahale ettiğimi ancak bu eşsiz, muzip, erotik ve fikir yüklü kitabı okuduğunuzda öğreneceksiniz. Ve bu kitabı bitirdikten sonra hiçbir zaman düşüncelerinizin arasında bir soru işaretinin tatlı ve cezbeden yuvarlağı kıvrılmadan tarihsel bir anlatı okuyamayacaksınız.

Patrick Süskind – Aşk ve Ölüm Üzerine

Bir kadeh kırmızı renkli Fransız şarabı ile bitirdiğim kitabın tatlı ve sürprizli macerasını, bir gece sonra şişede kalmış son kadeh eşliğinde yazıyorum. Madem aşk ve ölüme dair okuyup yazacağız, bunun gibi antik köklere dair ritüellerin zararı olmaz. Şarap eşlik edebilir.

Çok tatlıydı, çünkü Koku gibi kült bir romanı, Kontrabas gibi modern insanın açmazlarını, sıkışmışlığını bir müzisyen aracılığıyla gösteren harika bir tiyatro eserini yazmış Patrick Süskind’in eseriydi. Şaşırtıcıydı, çünkü insan kitabın adını okuyunca ister istemez aşk ve ölüm ile ilgili tanımlar, çerçevesi çizilmiş açıklamalar bekliyor. Başarılı yazarın bu derin konularla ilgili düşüncelerini merak ettim ben de. Ne söylese beğenirsiniz? Daha kitabın alınlığında Aziz Augustinus’tan yaptığı şu alıntıyla bir formüle sahip olmadığını, bu konularla ilgili ancak edebiyatın en güzel türlerinden biri olan deneme ile düşünce üreteceğini hissettirmez mi? Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da, biri sorup da ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum.

Sanıyorum aramızdaki herkes hayatı boyunca en az bir kez aşık olmuştur ve yaşam yolculuğumuzun sonu olan ölüm hakkında da herkesin bir fikri vardır. Bu derin, çoğunlukla acı verdiğini düşündüğümüz, zaman zaman çılgınlık boyutlarında yaşadığımız, çıkışsız kaygılara kapıldığımız aşk ve ölüm konuları hakkında tarihsel bilgilere sahip olmak isterseniz mutlaka okuyun bu kitabı. Düşünce tarihi kadar eski zamanlara gidiyor aşk ve ölüm hakkındaki düşünceler. Batı dünyasında sistemli düşünmenin Socrates’e kadar giden tarihinde rastlıyoruz aşka. O bunu “yoğun bir coşku durumu” olarak yorumlamış ve tabii Socrat’ça bir yaklaşımla dengeli olmanın erdemiyle davranmayı salık vermiş. Çünkü bilirsiniz, hepimiz aşık olduğumuzu düşündüğümüzde dizginlerin elimizden kaymak üzere olduğunu, hatta çoğu zaman dizginsizce koşturduğumuzu hissederiz. Büyük hatalar yapar, yanlış kararlar veririz. Çılgınlığa varan bir coşkunluk patlamasıyla sonu pişmanlığa neden olan davranışlarda bulunuruz.

Antik dünyada insanı iyiye yönelten, kötü eylemden uzak tutmaya calışan daimon‘dur Eros. Bizi bu tanımlanması güç duyguya yönlendiren tanrısal güçtür o. Ancak aşık oldugumuzda ve bu duyguyu en çok ölüm ile yakıştırdığımızda, bu coşkunluk anı için Eros’a kızmamak gerek. O, “güzellik içinde doğurma ve yaratma” ile insanı ölümsüzlüğe katmaya uğraşır. Bizler kendi kişisel dünyalarımızda aşka bir tanım getirmeye, alanını çevirmeye çalıştıkça bizden uzaklaşır o formül. Zaten kimse de üzerinde anlaşılan, işte budur dedirten bir açıklama getirememiştir. Dikkat edin bizler meşrebimize göre okuyabildiğimiz, dinleyebildiğimiz eserlerde yakalamaya çalışırız aşkı. Süskind büyük şairlerin, yazarların eserleriyle, onların yaklaşımıyla bize göstermeye çalışır onu. Konu da ister istemez, hatta kendiliğinden bir zorunlulukla ölüme gelir. Çünkü aşka en yakın duygu ölümdür. Emin değil miyizdir aşkımızın bizi öldürmek üzere olduğundan, maşuka ulaşamazsak son nefesimizin çok yakında durduğundan. Edebiyat dünyası aşk ve ölümün birbirinin içine geçip sarmalanmış halde duran muhteşem örnekleriyle doludur. Satırların arasından Goethe, Kleist, Baudelaire önemli şiirleriyle bir görünüp bir kaybolurlar. Yazarımız aşkı için, hatta aşkıyla beraber intihar eden şairlerden bahsederken, aşkın en yüce halinin o sanatçılar için ölüm olduğunu gösterir.

Aşk için ölmenin en güzel hali ise mitik bir kahraman olan Orpheus’tan gelir. Patrick Süskind, Vergilius ve Ovidius’tan yaptığı alıntılarla hikayeyi o kadar güzel anlatır ki, aşk nedir, ölüm nedir, sanatçı kimdir, insan bu duygularla ne kaybeder, neyi kazanır; açıklamaya gerek kalmaz. Mitler dünyasının belki de en dokunaklı, binbir ders barındıran hikayelerinden birinin kahramanıdır Orpheus. O kadar çok sever ki, erken kaybettiği eşini geri alabilmek için ölülerin soğuk tanrılarıyla yüzleşmeye yeraltına iner. Orpheus sanatçı karakteri ve üstün estetik yeteneğiyle onları bile ikna eder. Ama aşk çok insanca ve insan da hata yapmayla yazgılı olduğu için bedeli ağır olan küçük bir hata yapar. Anlatım doruktadır ve Süskind’in ne kadar başarılı bir üslupçu oldugunu keyifle okurken yeniden hatırlarız. Ölüme yaklaşımın bir başka boyutunu gösterdiği İsa meselleriyse, kutsal metinlerde çarpıtılmış bir radikalliğe davetiye olduğu gösterilerek çarpıcı ve akılcı bir şekilde eleştirilir.

Şimdi bu harika denemenin içeriğiyle ilgili kaleme alınmış bu başarısız denemenin başka bir boyutuna geçelim ve sürprizli kısmına gelelim. Edebiyatta beklenmedik karşılaşmalar ne kadar hazlıdır ve bildiğiniz, çok sevdiğiniz bir eserle ya da yazarla başka bir okuma serüveninde karşılaşmak nasıl da heyecan verir. Böyle ilgileri olmayan kişiler için abartı hissi uyandırabilecek bu durumlar, haliyle ancak meraklısına çekici gelir.

Ben dün akşam Süskind isim vermediği halde, aşk duygusunun çeşitleri üzerine verdiği örneklerden birinde Thomas Mann’a ve onun aşk için ölmeyi en güzel anlatan eserlerden biri olan Venedik’te Ölüm kitabının yazılma hikayesine rastladım. Bibliyomanca bir keyif aldığımı belirtmeliyim, çünkü ancak okuyarak elde edebileceğim ve ancak doğru kitapların eşleşmesiyle oluşabilecek bir denklemdi bu. Ayrıca ‘Venedik’te Ölüm’ romanında anlatılan saplantılı aşka dair bilgi, başka bir kitapta düşünce üretimine kaynak oluyordu. Bu iki güzel eser düşünce dünyasında kesişirken, onlara zihinsel bir zemin sunarak ben de orada oldum. Bir müzik sever için çok önemli bir konserde virtüözün muhteşem solosunu dinlemek, o âna şahit olmanın vereceği haz gibiydi.

Aşk ve Ölüm Üzerine kitabı, okurken büyük keyif verdi. Düşünce ve sanat dünyasına açılan kapılarından bir gün geçerseniz siz de seveceksiniz; hele yakın ya da uzak bir zaman diliminde Eros’la mesainiz olduysa daha da ilgi çekici olacak.

Şimdi bu güzel kitaptan bana kalan düşünce cimnastiği(Kitapta aşk doğal olarak Platon’cu bakışla incelenmistir): Birisine hâlâ ‘aşkım’ diyebiliyorken de, materyalist olabilir miyim?

Tuğba Doğan – Nefaset Lokantası

Varolmak, bulunduğun yere fırlatılarak atılmış olmanın – bir fırlatanın yokluğunun ön kabulüyle – idrakidir. Fırlatana inananların bir varoluş krizi yaşadığına tanıklığım çoktur ama bu kriz durumuna varoluş krizi dediklerine tanık olmadım hiç. Semavî bir şeye inanç duymayanların eninde sonunda yuvarlandıkları, sonunda kendi imkânlarıyla kör duvarlarından tırmanmak zorunda kalacakları bir derin çukurdur bu varoluş krizi. Kendi üzerine kapanan, içerden kilitli tahta kapaklı pencereleri sıkı sıkıya örtülmüş bir kimsesizliğin sessiz çığlığı bu bulantı. Okumuşların, daha okuyanların ve okudukça okuyanların çokça tutulduğu illet.

‘Üzerime geliyorlar’ kolaycılığına kaçmadan, bütün bu sıkışmışlığın dışarıdan içeriye değil ve çirkef bir çamur gibi çevresine de musallat olacak karanlık ile içeriden dışarıya hiç değil; sadece kendini yiyip bitiren içeriden de içeriye yönlü bir kaçışa çare olur mu ülke değiştirmek? Kitabımızın ilk bölümünde kahramanımızın yanıtladığını sandığı bir soru olarak.

Git buradan Salih, üç kez ertelemek zorunda kaldığın bileti bu sefer kullan ve dünyanın öbür tarafında sıcak kanlı, esmer tenli, dans etmeyi seven insanların dört gözle seni beklediği o memlekete git. Uçağının tekerlekleri yerden kesildiğinde bütün o iç sıkıntın İstanbul’da kalacak. Üzerine akıp çağlayan kalabalık nezaketsizlik, iş dünyasının acımasızlığı, hayat pahalılığı, ülke yöneten kabalık ve yalancılık burada kalacak bizlerle. Bindiğin o uçağın tekerlekleri tekrar yerle buluştuğunda içindeki karanlık delikler yamanmış olacak değil mi? Orada bulacaksın kendini, barışacaksın fırtınalarınla, barış imzalayacaksın geçmişinle; senin yazmadığın. Git Salih.

Senin yaşında olsaydım, yeni bir başlangıç, geçmişi temize çekme, ümit etme, uygar bir dünyayı hak etme gibi belki de klişe gelecek söylemlerle destek olurdum sana. Giderken yoluna fener olacak ışıklı kayalıklar dizerdim kaybolduğun okyanusta. Kargadan bir kılavuz olarak değil, kuzey yıldızı olabilirdim geceleri yolunu kaybetme artık diye. Ama ben Nefaset Lokantasının sahibi Afitap Hanım’ın yaşına daha yaklaştım. Biliyorsun kendisi tam da yola çıkmandan bir gece önce, Nefaset Lokantasında çok yakınlarını davet ettiğiniz yemekten sonra hem de tuvalette yığılıp kalmıştı.

Belki Afitap’ın yaşadığı anevrizmaya, belki de onun yaşadığı yılların sayısına seninkilerden daha yakın olduğum içindir Salih, gitmeye mesafeliyim. Gerçi bilsemki gittiğinde içinin uçurumu körelecek, adımların her an içine çekmeye aday kendi çukurlarından uzağa basacak git derim ama olmaz Salih. Buradaki çürümüşlük, toplumsal yozluk, bilinçlenip bedenlenmiş kötülük ve karanlık cahillik tek başına tükürmüyor seni oralara, ta dışarıya; seni içinden atmak için sabırsız bekleyen çığlıkların, hesaplaşamadığın karanlıkların da var, inkâr etme. Yaşadığı ülkenin saramadığı, sarmalayamadığı kaybolmakta olan bir gençliğin ferdisin doğru ama kendinden kaçabileceksen, kendi içine alayla dolu kendini beğenmiş, onaylamış ve memnun bir bakıştan sonra ‘yendim seni, sebep olduğun kırıkları yamadım, yeni çatlaklara izin vermeyeceğim’ diyebileceksen git tabii. Kurtuluşunda yurt dışını bir can simidi gibi bir yangın düdüğü gibi kullanabileceksen git.

Salih, vakit geçirmekten büyük keyif aldığın hatta artık orada olmanın bir gereklilik haline geldiği Nefaset Lokantasını anlatan Tuğba Doğan’da gönderemeyecek seni, biliyorsun. Gitmeni hazırlayan sebepleri inceden inceye ve tüm doğruluğuyla anlatan, küçücük bir çocuk olarak ebeveynlerini kaybederken kırılan kalbinin çıtırdayan sesini yazarken de istemiyor gitmeni. Sana, kalan tek kurtuluş yolunmuş, mümkün olan son tedavinmiş gibi sunduğu gidişini o da istemiyor.

Seni aşık ederken de, o oluş anının güzel bir tesadüf olduğunu düşündürürken de, turist olarak gezdiğiniz şehirlerde oynadığınız adımlama oyunlarını, aşkınla beraberken kendini ona anlatarak ilk defa yaşadığın gerçekleşme duygusunu da, kendi içinle kavga etmeni isteyerek verdi sana. İntiharına anlam veremediğinde, onu tanıyamamanın normal olduğunu, çünkü sadece kendini anlattığını ve aşık olduğun kadını hiç dinlemediğini düşündürttü sana. Kendini anlatmak yerine, ilk kez sevdiğin o güzel kadının anlattıklarını dinleseydin ruhunun en az seninki kadar kırık olduğunu da anlardın. Sen Nihan’ın gidişine hiç hazır değildin ama, Tugba Doğan bizi de kendi gibi senin gidişine hazırladı.

Ben de kendi varoluşum içinden, kendi sınırlı açılarımla okumaya aklımın yettiği bir hikaye için, ancak hikayenin kendisi okunduğunda anlam kazanabilecek bir yazı yazdım. Belki okuduğunuzda bile ortaklaşamayacağımız, başka manzaralara açılan pencerelerin önünde durduğumuzu görerek şaşıracağımız bir yazı. Ayakları yere basmasın, her an kendini hissettirip duran silme tuşuna yakın bir yazı olsun istedim. Salih’in içinin hep bildiği, onu böyle yapan ama bize söylemek için kitabın sonunu beklediği o yalın ama çirkin gerçeğin saklanmasından hoşlanmadığım için istedim bu yazının kapalı olmasını.

Kendi varoluşunun anlamını arayıp, eğer bulabilirse onunla kavga etmeye hazır kırık ruhlara mutlanmış bir ağıt için. İçinden kaçmayı başarmanın hayalini kuran büyük hayalciler, gidenlerini yanında taşımak zorunda kalan ezeli yenikler için. İçlerinden firar etmeyi becerdiğini sanırken, kendilerini kutsiyet dolu ruhanî güçlerin kucağına teslim edenler için, değil.

Thomas Mann – Büyülü Dağ

Sadece dokuz yüz sayfalık heybetiyle değil, içinde anlatılanlarla da bir dev bu roman. Okurken düşünce tarihine eklemlenmenin yanında kendi kişisel tarihimin kimi acı veren dönemlerini de tekrar yaşatacak kadar hayatın içinden sesleniyor. Edebiyat dünyasının bir ferdi olmaktan kendi çapında gurur duyuyor insan, eserin sayfaları arasında geçirdiği saatler uzadıkça -ki o saatler siz okumayı bırakamadığınız veya dönüp dolanıp okumaya dönmenin özlemini duyduğunuz için sürekli artıyor. Sanki kitap, yaşadığımız şu âna, hayatın bizim algıladığımız ve olağan olarak yaklaştığımız seyrine dahil değil de; tam tersiymiş gibi bir düşünceye neden oluyor. Akış içinde savrulduğumuzun çoğunlukla farkına bile varmadan yaşarken biz, sanki kitap tüm yaşamı kapsıyor. Kendine özgü gücüyle, kendi üzerine kapalı ama sonsuz büyüklükte bir kavrayış.

Havanın iyice incelmesine neden olacak kadar yükseklerde, Alp’lerin uçsuz bucaksız beyazlıklarının bir köşesine kurulmuş bir sanatoryumdur mekân, adı Uluslararası Berghof Sanatoryumu. Dünyanın çok çeşitli yerlerinden akciğerlerinde yine bir çok çeşitten rahatsızlığı bulunan insanlar tedavi olur burada. Kimi kurtulur, kimi kurtulamaz, kimi de hayatının çok uzun bir bölümünü burada geçirir. Bu büyülü dağın özelliği, temiz ve ince havası sayesinde bir çok göğüs hastalığına iyi geldiği gibi, henüz kendini belli etmemiş ama zamanını bekleyen hastalıkların da ortaya çıkmasını sağlamasıdır. Kahramanımız Hans Castorp, kitabın başında bir süredir orada yatan kuzenini ziyarete gider ve deneyimli ve aşk acısı çeken bir doktor olmanın yanında ilginç karakteriyle de seçilen başhekim tarafından ortaya çıkarılan hastalığı nedeniyle yedi yıl orada kalır. Biz de bu yedi yıl boyunca Hans Castorp ile birlikte Büyülü Dağ’da konuk oluruz.

Hans ile birlikte burjuva yaşantısının içinde yansımasını bulan; zaman, aşk, sağlık, düşünce, felsefe, inanç, sabır ve büyümek ile ilgili bir yolculuk başlar. Ama bu sadece Hans Castorp’un değil sizin de yolculuğunuz olur. Thomass Mann yaratılarında anlatmak istediklerini burjuvazinin yaşama kalıpları içinden seslendirmiş bir yazar. Roman sanatının burjuvazi yaşantısıyla neredeyse koşut olarak doğması bir yana, burjuva insanın duygularını, değişimlerini, gelişimini, yozlaşmasını, hayata bakışını anlamak için de roman, önemli bir araç. Bu araç yazarın, okuduğum en güzel kitaplardan biri olan ‘Venedik’te Ölüm’ novellasında bir sanatçının güzellik karşısında kendi yıkılışını hazırlayan olayları burjuva hayatının çerçevesinde incelerken, ‘Büyülü Dağ’ da burjuva sınıfına dahil genç ve sıradan bir adamın hayatının önemli bir kesitine odaklanıyor. Söylediğim gibi, bugün edebiyata konu olan insanın iç dünyası en iyi roman ile anlatılabilirken, aynı zamanda o iç dünyanın, ayrıntılarla süslenebilen ana hatlarını burjuva yaşayışında buluruz. Mann ise, dünya tarihinin çalkantılarla dolu geçen yaşadığı döneminde bütün derdini bahsi geçen bu yolla aktarmaya çalışmış, Nobel ödüllü bir yazar.

İnsanların çeşitli derecelerle yakalanmaktan kurtulamadıkları ve iyileşmek için uğraşmak zorunda kaldıkları akciğer hastalıklarının ayrıntıları babamın yaşadıklarını anımsattı sürekli. Hans Castorp’un orada bulunduğu sırada tanıştığı ve bizim de tanımaktan memnuniyet duyduğumuz pek çok insanda, babamın yaşadığı ya da benim onda tanık olduğum hastalık belirtilerine, krizlere, kaprislere, operasyonlara yeniden tanık oldum. İyileşmek isteyen, iyileşemeyen, sabredemeyen, çıkıp giden, geriye dönen, geç kalmış olduğu için ölen bir sürü hasta insan işte. Ama Büyülü Dağ’da bulunan sanatoryumda hepsi kendini buluyor, orada kendileri olabiliyorlardı. Geldiğinde tutuk, içine kapalı bir mizaca sahip olan hasta açılıp sıcak kanlı, girişken birine dönüşebiliyor, kendini çeşitli alanlarda geliştiren hastalara rastlanıyordu. Hans Castorp’un bitkilerin yaşayışını kavrayabilmek için edindiği bir kitapta fizyolojik bilgileri okurken, hele ölüm ve canlıların ölümle birlikte çözülmesi ile ilgili bölümler bir atlas titizliğinde ve doğal anlatımı ile çok ilgi çekiciydi. Berghof Sanatoryumunda görevli bir kaç kişinin haricinde herkes hasta olduğu için bu durum genel bir hava yaratıyor ve doğallığı kapsayan nötr bir ortam oluşuyordu.

Sayfalar ilerledikçe bu hacimde bir eserde ve yazarlığını, fikir insanı olmakla birleştirmiş bir kişinin yapıtında; dile getirmek, tartışmak istedikleriyle de karşılaşmak doğal oluyor tabii. Orada bulunduğu yıllar boyunca kahramanımızın kendisi gibi hasta, iki eğitmeni olur. Bu iki düşünsel düşman İtalyan bir edebiyatçı ile Cizvit eğitiminden geçmiş ve tarikatın öğretilerine yürekten bağlı eski bir papazdır. İşte bu ikisi bize Hans Castorp’un şahsında Aydınlanma, hümanizm, akılcılık ve ilerlemecilik ile ruhçuluk, idealizm, dogmatik bilgi ve katolik inancın doğruluğu arasında geçen bir tartışma zemini sunarlar. Entelektüel birikime sahip bu iki fikir adamının kıyasıya sürdürdüğü ağız dalaşının verdiği keyif bizi düşünce ve siyaset tarihinin derin koridorlarında, felsefenin zirvelerinde gezdirir. Avrupa’nın fikrî yapısı, I.Dünya Savaşına kadar olan bölümüyle bu iki yaşlı inatçının kavgalarında ortaya serilir. Biz yazarın hangi tarafı seçtiğini anlarız ama o, kahramanının seçimi ile ilgili bir imada bulunmaz. Hans Castorp iki düşünce cereyanı arasında öğrenme aşkını biler sürekli. Faydasını biz görürüz.

Zaman kavramının neliği üzerine yazdıkları yazarımızı yine bir edebiyatçının ötesinde bir düşünürün fikirlerine yaklaştırır. Zamanı sadece mekânın değil anlatının da bir parçası olarak niteleyerek, yedi yılı oluşturan parçaların bir anlatı içinde nasıl uzayıp kısalabildiğini anlatır.

Aşk vardır romanımızda ama o bahsedilen, bence bizim için çok uzaklarda kalmış bir zamanın, artık eskide kalmış insanlarınca yaşanabilecek bir duygudur. Sadece güzel ve büyük ve sahici romanlarda karşılaşabileceğimiz bir yoğunlukla gerçekleşir. Bir gülümseyişin, bir göz süzüşün, küçücük bir sohbetin ardından iki yıl beklenecek kadar adanmışlığın gerçek olduğu romanlara özgü aşklardır onlar. Bizim kuşağın ucundan kıyısından yetişip, kimimizin(!) yaşadığını da sandığı, ama artık anlamı değişmiş bir kelime olarak aşk.

Şüphesiz kitabın tamamına yayılan edebî lezzet insan fizyolojisinin ve ölümün bilimsel olarak anlatıldığı bölümlerde bile azalmadı. Yakından tanıdığımız bir hastanın ölümü kitapta soğukkanlılıkla ama inceliklerle dolu ve hassas bir şekilde duyguyoğun anlatılırken daha önce yaşadığım iki tecrübe, bunlar ile birleştiğinde farklı anlamlara açıldı önümde. Babamın bir koah hastası olarak nefes alıp verme konusunda yıllarca çektiği onca eziyete rağmen hızlı ve rahat bir geçiş yaşadığından eminim hatta neredeyse farketmeden gitmiş olabilir. Bu, sanatoryumun doktorunun söyledikleri ile paralel. Ancak komadayken geçiş hakkında Thomas Mann gibi başka bir edebiyatçının bahsi geçen konuya değinen bir kitabına mı denk gelmeliyim, yoksa bu konuda kendim bir takım araştırmalara mı girişmeliyim bilemedim. Hoşuma gitmeyecek bilgiler öğrenmenin tekin olmayan kararsızlığını yaşıyorum bu konuda.

Berghof Uluslararası Sanatoryumu, bu tekinsizliğin olağan olduğu bir yer. Orada yaşam, insanların normal bir hayat sürdüklerine dair inançlarını besleyen, sağlık değerlerinin her an iyiye ya da kötüye gidebileceği bir dengeye sahip. Aslında küçültülmüş bir dünya gibi. Sadece iyileşip, oradan dümdüz ayrılmak da mümkün, erkenden ve bir paket içinde dağdan indirilmek de. Kıymet ve düşünme yeteneği yüklenmiş bir zihinle ayrılmak ise sadece bizim elimizde. Nasıl olsa bir gün gideceğiz ama Büyülü Dağ gibi zengin bir birikimle dopdolu ve okunmayı bekleyen daha çok kitap var, değil mi?

Varlık – Aralık’21

Başlayacaksak bir itirafla başlamalı; beş para etmez işler, çağdaş sanat işleri! Kelimenin düz ve olanca yan anlamlarıyla başlangıç noktamız bu olmalı. Bütün o şatafatlı açılışlar, sanat üzerine kesilen ahkâmlar, hepsi birbirinin tekrarı olan buldumcuk katalog yazıları, ne yaptığının ayırdında olmayan, bunu da marifet sanan bitirim genç sanatçılar, az küskün eskiler, ne için orada olduğunu kestiremediğiniz sanat insancıkları, uzmanlar, yarı-uzmanlar, sadece bedava içecek için orada olanlar, birbiri ardına açılıp kapanan sergiler, gelip geçen bienaller, hangi koleksiyonla ne için yapılandığını asla kestiremeyeceğiniz yerden biter gibi ansızın yükseliveren müze binaları, arada bir yayınlanan telifli telifsiz kitaplar, yıldızı arada parlayan birkaç küratör, hepsi bir kuyu başında bir grup eleştirmen, birkaç aya mutlaka bir yenisi patlayan mini skandallar, politikasız politika, kapak sayfası aktivizmi, kim ne giymiş, neredeymiş, ne almış istatistikleri, pahalı reklamlar, ucuz ilişkiler vs. listeyi dilediğiniz kadar uzatabilirsiniz.Yine de şu gerçek değişmeyecek: Çağdaş sanat işleri beş para etmez işler!

Beş Para Etmez İşler!

Barış Acar

Charles Baudelaire – Kötülük Çiçekleri

“… ne olursa olsun, kime olursa olsun herhangi bir şeyi açıklamanın korkunç yararsızlığı karşısında durakaldım” diyor önsözde Baudelaire. Onun şiirini, hakkını veremeyeceğim zavallı sözcüklerimle anlatmaya çalışmak da bana yararsız görünüyor şu an. Keşke okurken aldığım keyfi aktarabilecek, onun şiirindeki incelmiş lirizmin büyüsünü satırlara dökecek kudrette bir yazma gücüne sahip olsaydım.

Bazı kitaplar, onları okuyup bitirdiğimde geç kalmış olma hissi uyandırıyor. Aynı kitaplar da, tam zamanında okunduğu için o gizemli tadı verebildiğini düşündürüyor. Baudelaire okurken, bu dünyanın dışından seslenen, asi, günahkâr, ele avuca sığmaz bir şiire, olağanüstü bir ruh inceliği içinden yaklaşıyorsunuz. Bir kaybedenin gururlu hıçkırıklarını okuyordum sanki. Aslında herkesin kaybettiğini bilen, bunu insanlara bildiren bir yeni zamanlar ermişinin ölçülüp biçilerek söylenmiş vahyi gibi. Kitabın ismi şiirler okunduğunda içerik kazanıyor. Başka, aykırı, düzen dışı, zaman zaman hiddetli ve öfkeli olabilen bir düşüncenin inceliklerle örülmüş, zengin bir lirizm ve sade bir süsle bezenmiş anlatımı bu. Kötülük Çiçekleri. Öldürülmüş kadınlar, şarabın verdiği esriklik, şeytana övgü, tanrıya yergi de var dizelerde ancak hep bir çiçeğin olağan güzelliğiyle, başka dünyalara çağıran eşsiz kokusuyla bezeli olarak. Gökyüzü, gök, göklerin ışığı, göklerden gelen… imgeleri, şiiri sürekli besleyen, renklendiren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor; bahsedilenlerin düzeyini başka bir dünyanın çağrısıyla, oranın belirgin varlığıyla anlatan bir araç oluyorlar.

Zihnin bir köşesiyle hissedilen çeviri şiir okuyor olmanın verdiği ince tekinsizliğin kısa sürede dağılması ve şairin, farklı bir tat yaratmasının yanında, anlamlandırma zorluğu da yaratan dize yapısının çözülmesiyle Kötülük Çiçekleri bir deneyime dönüşüyor. Güzel şiir okuyor olmanın eşsiz ama anlatılmaz, ruhsal deneyimine. O şiirin, şairinin kişiliğiyle bütünleşen, dehasına özgü parıltının gözlerinizi kamaştırmasıyla devam edip, okuduğunuzu kendinize kattığınızı bilmenin gururlu dinginliğine dönüşen bir deneyim.

‘Şairin hayatı şiire dahil’ deyip sözünün hakkını vermiş başka bir ozana katılmamak mümkün değil Baudelaire’in hayatına bakınca. Büyük şairlerin en büyüklerine özgü ayrıksılığın ruhundan taşıp şiirine aktığını görüyorsunuz biraz araştırınca. Eseri, sanki kişiliğinin çelikten bir parçası, yaşamsal bir uzvu gibi varlık kazanıyor. Önsöz, şairin bile isteye yükselttiği kendi ruhunu tanıyor olmanın verdiği özgüven hakkında yeteri kadar ipucuna sahip. Daha orada özel bir adamın varlığına ikna oluyorsunuz. Şiiri, kendi hayatının sağlaması.

Bazı şairler ve eserleri okuyanda şiir yazma hevesi yaratır, bazılarıysa asla yazamayacağın hissi. Kalın bir lirizme bulanarak ifade etmek gerekirse Baudelaire benim, ikincisine dair yerleşik ve katı inancımı kuvvetlendirdi.

İsmi şiir tarihinde iz bırakmış kişilerin eserlerini yazıldıkları dilde okuyamamak, çeviri konusunu gündeme getirir her okumada. Küçük bir gerilim ile, acaba okuduklarımın ne kadarı ozanın, çevirmen ne kadar kendinden katmış, acaba şu hissettiğim duygu şairden bana geçen mi yoksa çevirmenin şiirin aslını okurken kendi hissettiklerinden bana kalan mı diye düşünürüm. Kötülük Çiçekleri’ni pek çok kişi çevirmiş ve her birinde ufak da olsa farklılıklar var. Eseri okurken bir yandan çeviri hakkında düşünmek de edebiyata dair başka düşünce kapıları açıyor. İçinden geçmesi keyifli davetkâr kapılar.

Sait Maden’in hem eser, hem de bu eserin çevirisi ile ilgili notları çevirinin önemi ve değeri hakkında önemli bilgiler veriyor.

Miguel de Unamuno – Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz

Öykü, şiire en yakın tür. Okurunun sezinleme gücüne bıraktığı alan, tıpkı şiirde olduğu gibi daha geniş. Romanın sınırsızlığına, zamanının büyüklüğüne ve sözcük israfına, dolayısıyla onun konforuna sahip değil. Öyküde okur, kendi zihinsel genişliklerinin-artık o genişlik ne kadarsa-üzerinde gezinebilme potansiyeliyle başbaşadır. Okur, eksiltilmiş-şiire göre daha az-söz ve sıkıştırılmış bir zaman kesiti üzerinde öykü kahramanıyla ya da olayın kendisi ve mekân ile başbaşadır. Meydana gelebilecek sayısız olaydan yazarının seçtiği sadece birisiyle kişisel bir alışverişe girişir. Öykü kişisinin hayal edilmiş gerçekliği, okuyanın gerçekliği ile bir noktada mutlaka örtüşecektir. Öykünün nasıl bir yazınsal tür olduğu hakkında edinilen bilgiler, edebiyatın içinde nerede bulunduğu, nasıl bir yaratıcılığın ürünü olduğunu bilmek de, öykü okur-yazarlığının keyfini arttıran etkenler. Hele büyük yazarların öyküleri, bu konudaki en büyük kaynaklarımız.

Yazarımız Unamuno’da edebiyatın içinde farklı türlerde eserler vermiş olmakla birlikte-roman, tiyatro oyunları, şiir-dönemini ileriye taşıyan öykü anlayışıyla önemli örnekler vermenin yanında; sadece kendi öyküleri için değil, genel olarak öykü adına büyük ve etkili sözler de etmiş. Düşünsenize, kitabına ‘Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz’ koyabilecek kadar sözü olan, kurduğu öykünün çatısını kendisi çatan bir yazar. İspanya’da faşizme karşı gelmenin cezasını sürgünlerle ödeyen akademisyen Unamuno, yirminci yüzyılın düşünsel işaret fişeğini bir önceki yüzyılın sonunda yakmıştır. Eserlerinde varoluşçuluğun adım sesleri duyulur.

Onu okumanın bir başka güzel yanını, önsözde öyküye dair anlattıklarının, kitaptaki öyküleri okurken yerli yerine oturmasıyla fark ettim. Mekânın, zamanın geriye çekildiğini, kişilerin gerçek bir varoluşa sahip olarak nefes alıp verdiklerini sezinliyorsunuz okurken. Kitabın sayfaları kapansa da, hepsi gerçek bir kişiliğe sahip olarak, gerçek duygularla kendi kesitlerinde yaşıyorlar hâlâ. Zaten bir öykü ancak kişilerinin gerçekliğinin önkabuluyle varlığa gelebiliyor Unamuno’ya göre. Yaşadığımız gerçekliğe ya da öykü gerçekliğine sahip olması fark etmez, mutlaka iki tür insan buluyoruz karşımızda her zaman: var olmak isteyen insan ile var olmamak isteyen insan. Bu iki türden insan, öyküyü edebiyatın en özel konumuna taşıyor. Biz o iki tür insanı okuyoruz öykülerde.

Burada da devreye, bizleri güzel öyküler peşinde sürükleyip heyecanlandıran o büyük öykücüler giriyor. Bugün tam bir tanımı yapılamamış ama çeşitli anlayışlarla çok güzel ifade edilebilen öykü, büyük öykücülerle, onların okunmaya doyulmaz öyküleriyle daha bir anlam kazanıyor. Kendi kitaplığımdan Abasıyanık, Sabahattin Âli, Cortazar, Marquez, Çehov, Mişima ve digerleri gibi yazarların, o büyük yaratıcılıklarıyla ileri sürdüğü öykülerin verdiği lezzet pek az yapıtta bulunur. Romanın tadı azdır demek istemiyorum ama bir tür sezgiyle açılabilen kapıdan girilebildiği için öyküye, vaadi farklıdır. Kendinizle ilgilidir öykü, başkasından bahsetse de. Açılan kapı içinizedir.

Kadın erkek ilişkilerinin, kıskançlık, nefret, ihtiras, aşk gibi gerçek duygularla yüklü ama Unamuno’nun daha önsözde belirttiği fikirlerine uygun olarak kendi sesine sahip üç öykü okuyoruz sonunda. Unamuno’dan da özgürleşmiş, varoluşlarına sahip gerçek insanların öyküleri.

Tam da bu ay Varlık dergisinin ‘Yeni Öyküler Arasında’ sayfalarında Jale Sancak’ın çeşitli yazarlardan yaptığı öykü üzerine söylediklerinden yaptığı alıntıları okuduktan sonra geldi bana Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabı. Güzel bir öykü okumak kadar güzel bu sözleri okumak da. Öykünün tanımına yaklaşan, üzerinde düşündürten keyifli sözler. Birkaçıyla bitirelim.

“Kısa öykü yoğunluğu, sözcük seçimi ve ekonomisi, insanı ve durumu keskin fakat o ölçüde yalın işleme tutumu ile kendinde saklı tuttuğu üstünlükleri açığa vurur.” Ülkü Ayvaz.

“Öykü yoğunluktur. Duyarlılığın, gerçeğin ve hayallerin birbirine açılan kapılarından baş döndürücü bir hızla geçip insanın kendisiyle, çevresiyle ve doğayla ve toplumla süregiden ilişkilerini yorumladığı bir oda müziğidir.” Ahmet Yurdakul.

“Çağdaş hikâye insani bir gerçekliği bir aydınlanma ânı çevresinde geliştiren bir tür olduğuna göre ‘kısalık’ bu aydınlanma ânını vurucu, unutulmaz kılabilmek için yoğun olmalıdır.” Tomris Uyar.