Varlık – Mayıs’21

“İnsanlar arasında yaratılan biçim” konusunu bir örnekle daha yakına getirmek belki daha doğru olacaktır. Herhangi bir şeyin neliğinden söz edebilmemiz için onun bir biçim içinde sunulması gereklidir, aksi halde o bizim için hiçbir zaman bilinen bir şey (dolayısıyla “var olan bir şey”) olamayacaktır. Ancak insanın kendisini “ötekine” görünür (“öteki” tarafından bir şekilde kavranabilir, hissedilebilir) kılmak için yaratmak zorunda olduğu biçim de salt kendi tarafından değil, ama belirli bir durum içerisinde diğer insanlarla ortaklaşa ve o durumun gereğine göre yaratılır (dolayısıyla insanın kendi gerçeğini asla temsil edemez).

POPOLANMAK MI? BONBON ŞEKERLENMEK DE NEYİN NESİ?

AĞZINDA TAZE BİR BAHAR DALI TUTMUŞ DİLENCİNİN PENCERENİN ÖNÜNDE İŞİ NE?

Songül Öztürk – Ayşegül Selamoğlu – Osman Fırat Baş

Varlık – Nisan’21

[S]ona ermek yaptığınız bir şeydir.Size olan bir şey değildir. Sona erişinizi üstlenmeniz, projenin bu olduğunu bilmeniz gerekir. Buna dair temel bir anlayışa sahip olmanız gerekir. Peki bu anlayışa nasıl ulaşırsınız? Annenin yaptığı gibi yaşamınız sırasında başkalarının ölümlerine yeterince yakın olursunuz. Böylece insana dair hiçbir şey artık sizin için yabancı olmaz. İşte böyle insan olursunuz. Başarılı olarak değil. İnsana dair olasılıklar yelpazesinin tamamına aşina olarak. Vahim olanlar da dahil, istenmeyen, aranmayan, karanlık olanlar da. Bunlar size yabancıysa, bir parçası evinize uğradığında hiç olmaması gereken bir şey gibi görünecektir.

[Y]asam kelimesi her şeyi kapsar. Yaşam değilmiş, yaşamın zıddıymış gibi görünen şeyleri dahi içerir. Ölüm gibi.

Stephen Jenkinson – Bilge Öl

Röportaj: Başak Kutlu Atay

Varlık – Mart’21

[B]ence pandemi sürecinin sanat ile olan ilişkimize en büyük etkisi, bir sanat eserini yerinde görmekten, o eserin üzerine düşünmekten, belki sonrasında dışarıda bir çay-kahve içmekten, bir kitapçıya uğrayıp o deneyimin izini sürmekten toplu olarak men edilmiş olmamızdır. Müze, galeri, sinema, tiyatro ve kitapçıların kapalı olması ya da sokakta yapılan performansların durması sadece tekil olarak bir eseri deneyimlememizi değil, bu deneyimi de kapsayan bir dizi pratiğimizi de engelledi. Yani pandemi sürecinde sanat izleyicisi sanatla ilişkilenme biçimlerini, ritüellerini, hatta tabiri caizse kendi sanatsal aura’sını kaybetti.

Kültür ve sanatın hayatımızda kapladığı önemli alan tam da bu kriz anlarında daha çok ortaya çıkıyor. Bas seslerin bir besteden çıkarılmasından sonra geride oluşan boşluk gibi sanatsal deneyim de gündelik hayattan çekildiğinde daha belirgin hale geliyor.

Pandemi ve Aurasını Kaybeden Sanat İzleyicisi

Erdem Çolak

Gabriel García Márquez – Anlatmak İçin Yaşamak

Yazmaya mecbur ve bu mecburiyeti daha çocukluğunda, Karayipli kemiklerinin iliğinde hisseden bir adamın hikayesi Anlatmak İçin Yaşamak. Ancak biz o kitabın adının, okumaya başladığımız ilk andan itibaren aslında Yazmak İçin Yaşamak olduğunu anlıyoruz. Márquez’in bu kitabında, dünyaya yazmak için fırlatılmış ruhani ve kusursuz bir yazı tanrısı ile yazabilmek için dünyevî çamurlar içinde ızdırap çekmiş ve çok çalışmış bir adamın iki kimliğini buluruz. Gabo, hiç de bizim düşündüğümüz gibi bir gün daktilosunun başına oturmuş ve bir kağıdı makinenin rulosuna yerleştirerek kafasından uydurduğu Macondo’da yaşayan çılgın bir ailenin uzun sürmüş yalnızlığını anlatan Nobel ödüllü adam değildir. O, geçirdiği ilk çocukluk yıllarının ardından elle tutulur ve keskin bir yoksulluğun içinde adeta bir içgüdü ile hissettiği yazarlık duygusunu uzun sürmüş mücadelesinin sonunda gerçekleştirmiş biridir. Biz kitapta genç bir adamın can yakan sefaletini okurken, içindeki edebiyat tutkusunun sönmeyen ateşini de adeta tenimizde hissederiz.

Bir kere, böylesi büyük yazarlar, mesela benim gibi yazma heveslisi amatör insanların içinden gelen ve işte kendilerininkiyle neredeyse aynı olan o yazma dürtüsünü acımasızca yok ediyorlar. Çünkü o şehvetle süslenmiş dürtü, kendilerinde adeta tanrısal bir dokunuşla, yetenekle destekleniyor. Anılarını okurken anlıyorsunuz ki eğer Márquez yazmasaydı bütün dünya Buendia ailesine özgü bir kalabalık ve soğuk bir yalnızlığı yaşayabilirdi. Ya da büyük yazarların yazmadığı bir dünya düşünün; okumasaydık çıldırabilirdik.

Albay dedesi ve ninesinin himayesinde büyüdüğü, romanlarında bahsettiği bütün o renkli olayların zihninde küçük fikirler olarak parıldadığı Aracataca’daki evi satmak için annesiyle beraber çıktıkları yolculukla başlar kitap. Eski bir nehir teknesiyle başlayan yolculuk, hemen romanlarının havasını hatırlatır. Yaprak Fırtınası’nda, Yüzyıllık Yalnızlık’ta okuduğumuz, hayalî Macondo kasabasının da nereden filizlendiğini, orada bahsedilen insanların, evlerin, bunaltan sıcağın, bir şekilde gerçekleşmiş ama ancak bir büyünün yardımıyla anlatıldığında gerçeğe dönüşebilen olayların, muz plantasyonlarının ve Karayip insanının garip sıcaklığının, Márquez’in dehasında daha küçücük bir çocukken nasıl yeşerdiğini görürüz. Öyle ki, bazen düşünürsünüz; acaba okuduklarımın ne kadarı gerçek bir anı? O şüphe anlarında işte parlar deha, gerçekle büyünün kalın sandığımız çizgisi usta yazarın satırlarında incelir.

Kendine özgü kadınların belki de en kendine özgüsü olan annesi ile geçmişine doğru çıktığı bu yolculuk, hatıralarla, anımsanan acı tatlı olaylarla dolu olsa da kendisi için bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu sadece kendisi için değil, içinde edebiyat denen ateşin kıvılcımları saçılan herkes için de bir dönüm noktasıdır. Çünkü geriye döndüğünde ilk romanını yazmaya karar verir ve daha da önemlisi bundan sonra yazdıklarının omurgasını, büyürken yaşadığı yerler ve orada yaşananlar, kendisine anlatılan masallar, anılar, gerçekleştiğinden kimsenin emin olmadığı ama yaşandığına inanılan olaylar oluşturacaktır.

Sonrasında da müthiş bir anlatım temposuyla, Kolombiya’nın iç savaşlarla, muhafazakâr ve liberaller arasındaki kanlı savaşlar tarihiyle, içinde bulunduğu edebiyat ortamının renkleriyle, çıkarmak için çok uğraştıkları edebî dergiler, öğrencilik hayatının zorlukları, yazarlığıyla destekleyerek geliştirdiği gazeteciliği, kadınlarla ilişkileri ve en önemlisi, merkezinde her zaman yazmanın olduğu bir hayat kesitini okuma şansı buluruz. Gerçek bir şanstır bu, çünkü bütün o muhteşem kitapların yazarı kendi anılarını yazarken de satırlarının arasında anlatım yeteneğindeki kendine özgü ustalığını sergiler. Bütün romanlarında yaşadığımız o teselli edilemez hain tatmin, anılarıyla da çevremizi kuşatır.

İçinde bulunduğu edebiyat çevresi çok renklidir Gabo’nun. Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında anlattıklarına şaşılacak benzerliğiyle dikkat çeken bu çevreler kahve ve meyhane toplantılarında okunan şiirler, yapılan söyleşiler ve çıkartılan sayısız edebiyat dergisiyle pek hareketlidir. Edebiyat, Kolombiya’da da dergilerle ve onlara can vermek için çırpınan edebiyat severlerle nefes alır.Sömürge dönemiyle İspanya’dan gelmiş klasik şiire açılan yenilikçi savaş tıpkı bizde yaşanan hececilerle garip arasındaki çetin mücadeleye benzer. Márquez’in en yakınında bulunan arkadaşlarından oluşan çekirdek kadroyla yaşadığı anılar, ancak okunarak ulaşılabilecek bir keyfi saklar içinde.

Bütün çocukluğu boyunca bir para sıkıntısı vardır çevresinde ancak Aracataca’daki evden taşınıp babasının bilmem kaçıncı eczanesini açmak için şehir degiştirdiklerinde bu sıkıntı elle tutulur bir halde on bir kardeşiyle birlikte tüm ailesinin peşini hiç bırakmaz. Şaşırtıcı derecede gerçek, acımasız ve neredeyse açlık sınırında bir fakirliktir bu. Ancak yazma, okuma isteği ve edebiyat tutkusu bütün dünyevi ihtiyaçlarından önde ve önemlidir. Çalışmak, yazmak ve edebiyat yapmak için Hukuk Fakültesini bırakır üçüncü sınıfta. Gabo, yetmiş yaşında yazdığı anılarında, örneğin yirmi bir yaşındayken şehirde meydana gelen bir önemli olay sırasında, ya da diğer bir deyişle dünya yıkılırken köşesine çekilip okuduğu yazarın ismini ve hangi kitabını okuduğundan bahseder. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerinde bir okur olarak buluşmak ve sadece böyle ortaklaşmak bile ne keyiflidir ustayla. Ayrıca müziğe yeteneği derindir ve gençken çalıp söylediği Karayiplerin kendine özgü müziğinden çok zaman sonra klasik müzik konusunda da kendini geliştirmiştir.

Kitapta çok etkileyici bölümlerden biri 9 Nisan 1948 tarihinde muhalif bir liderin uğradığı suikastla alevlenen olayların anlatıldığı bölümdür ve gerçekten Bogota sokaklarında isyancı halkın arasında askerin yaylım ateşinden kaçmak icin ara sokaklarda koşar, yağmalanan dükkanları ateşe veren kalabalığa karışırsınız. Sonradan sıkı dost olacakları Fidel Castro bir öğrenci olarak Kolombiya’yı ziyarete gelen bir heyettedir şans eseri ve aniden karşınıza çıkar. Márquez’in kendine özgü gazeteciliği yazarlığından beslendiği için özeldir ve en çok bu sayfalarda kendini hissettirir. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı gerçeklik ustura keskinliğinde hissedilir.

Hakkında yazmayı hiçbir zaman bitiremeyeceğim bir kitap Anlatmak İçin Yaşamak. Okuduğum İçin teşekkür ederim kendime. Her satırında parıltıyla akseden bir özel ruhun hayatının bir parçasında kendini var etme savaşını yanından, en yakınından izlemenin keyfi, okumanın kendisinin bile değerini yükseltiyor. İnsan, Márquez okuyabildiği için bile övünebilir kendiyle. Edebiyat ise onun tüm yaşamından taşanlarla daha da renklenir.

F. Scott Fitzgerald – Muhteşem Gatsby

Amerikan rüyası dediğimiz yaldızlı kağıdı tırnağınızın ucuyla birazcık kazıdığınızda karşılaşacağınız manzaranın romanıdır Muhteşem Gatsby. Bugün insanlığın toplu halde görebileceği söylenen en büyük rüyanın, Amerikan rüyasının doğumuna, caz çağı da denen 1920’li yılların New York’una gideriz eserde. Saplantı halini almış şiddetli bir aşk hikayesi ile  üzeri örtülen, gösteriş, ihtiras, iki yüzlülük ve suç dünyasının tanığı oluruz.

Yazar Fitzgerald, eserleri ve yaşama şekliyle caz çağını ve rüyayı ateşleyen kişi olarak gösteriliyor. Nitekim çalkantılarla geçen ömrü kırk dört yaşındayken bir kalp kriziyle sona eriyor. Diğer yandan Muhteşem Gatsby’nin yüz yıldır okunan bir kitap olması için sadece beş yıl kaldı ve artık yayınlanması için telif ödenmesi gerekmiyor. Ama bu, aşkı için göze aldıklarıyla hayatı pahasına kumar oynayan bir adamın hikayesinin eskidiği anlamına gelmez. Aksine, dünya rengarenk ambalaj kâğıtlarının altında birbirine benzeyen çarpık yaşantıların süslü sahnesi olmaya devam ediyor.

Kitap yolculuklarından sonra o eserlerden uyarlanmış filmleri izlemek daha keyiflidir ama bu kez Baz Luhrmann’ın senaryosunu yazıp yönettiği ve Leonardo di Caprio’nun Jay Gatsby rolünde göz doldurduğu film yönlendirdi beni bu kitaba. Şampanyanın su gibi aktığı, caz orkestrasının en yeni melodileriyle coşturduğu çılgın kalabalığın sabahlara kadar eğlendiği parti sahneleri çok başarılıydı. Aşık rolünde başarılı Caprio, nasıl sahip olunduğu bilinmeyen zenginlik ve ancak parayla sahip olunabilecek muhteşem görünen bir hayat.

Film, hoş vakitler için yardımcı bir melodrama dönüşüp biter ama biz o prodüksiyonun da Amerikan rüyasının bir parçası olduğunu, o rüyanın sürmesi için çekildiğini kitabı okuduktan sonra daha iyi anlarız. Şunu da belirtmeliyim ki, kitabı bir klasik okuyormuş hissiyatına girmeden de, filmden aldığınız o uçucu duyguyla okuyabilirsiniz. Zaten Amerikan Rüyası denen yaldızlı kap kâğıdı kolay kazınmaz mı? Gatsby’nin kısa ömrü, bütün o renkli, zengin ve gizemli aurasına rağmen bir suç şebekesinin gizemini barındırmaz mı?

Ancak yine de Muhteşem Gatsby romanı bir klasiktir ve bir Amerikan klasiğidir. O kültür yerleşirken, harcını karanlardan biri tarafından yazılmıştır. Eğri olabilir, yanlış olabilir, dünyanın büyük bir kısmı için rüyanın sürmesi kâbusa dönüşmüş olabilir. Ancak rüya devam ediyor. Ben, sonunda barış perisi General Caster’ın kızıl derililer tarafından suçsuz yere öldürüldüğü bir film izleyip kendisi için çok üzülen insanım bir eski tarihte. Rüya öyle güzel anlatılmış ki sayfalar boyu, gangster bir adamın takıntılı aşkı için kendini bitirmesine üzüldüm bu kez de.

Herkesi kendi rüyasında bırakmak daha doğru olacaksa beni de kitaba dair bir takım ayrıntılarda bırakmak yerinde olur. Mesela çevirmenin açıklayıcı dip notları çok faydalı olmasının yanında, yazarın beslendiği kaynakların derinliğine de ışık tutuyor. Mimariden, tarihe, müzikten siyasete az sayıda dip not eserin rengini arttırıyor. Ancak Remzi Kitabevi baskısının 66. sayfasında geçen ‘” İnşallah çıkmaz,” dedi’ cümlesi bir çapak olarak da gözüme takıldı. Zaman zaman anlatıma müthiş bir parıltı katan ifadeler ise hem yazarın büyüklüğünü hem de çevirmenin başarısını gösteriyor. Mecbur adamı görüyoruz bazen Gatsby’nin kişiliğinde, bütün insanlığın içinde bulunan tutkuyu, aç gözlülüğü, kararlılığı.

Gözü kararmış bütün kahramanlar gibi, kontrolünü kaybetmesine neden olan tutkusu yüzünden Gatsby nasıl olsa çok geçmeden ölür ya da ölmekten beter olurdu. Çünkü tüm rüyalar kişiseldir ve koca bir ülke bile aynı rüyayı görse bir gün mutlaka uyanır.

Varlık – Şubat’21

Julio Cortázar, yanıtların bilim ve felsefenin spesifik amacı olduğunu, edebiyatın ise sorular sormak, endişelendirmek, gerçeğin yeni perspektiflerine ulaşmak için var olduğunu söyler ve ister okur ister yazar olalım edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen de ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini belirtir. Yazılanlar kadar yazılmayanlardan, söylenenler kadar sezdirilenlerden de oluşur bir metin, zira yazarın zihnindeki örüntüler dile dönüştüğünde çoğunlukla ton kaybeder. Kimi zaman zihindeki geometri dilde muğlak, puslu ifadelere dönüşürken kimi zaman da dilde karşılaşılan kesinlikler zihindeki birikim ağlarını, referans köklerini kaynaştırır, belirsizleştirir. Yaratıcı tını metne, yazıya evrilirken farklı kimliklere/rollere bürünen/bölünen kaygılar, korkular, öfkeler, sitemler, arzular, oluşlar, olamayışlar çarpışır durur. Entelektüel oyun alanı zihinsel uzamın sahnesine dönüşür.

Ayhan Koç Metinlerinde Entelektüel Oyun Alanı

Hande Balkız

Salâh Birsel – Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu

Üç tane edebiyat dergisi takip ettim şimdiye kadar. Günümüzde yayınlanan Ot, Kafa, Bavul gibi dergilerin atası sayılabilecek k dergisi, doyurucu bilgilerle, ayrıntılar ya da derin analizlerle konuyu işlemek yerine, yazarın ya da eserin anlatıldığı, basit okunan, yüzeysel yazılardan oluşan popüler bir dergiydi. Benim karşılaştığım türünün ilk örneğiydi, uzun süre takip ettim. Bir gazetede çıkacağını duyarak almaya başladığım Özgür Edebiyat ise otuz altı sayı boyunca, edebiyat dergiciliğini tanıdığım, birbirinden değerli romancılar, şairler, eleştirmenler okuduğum ve ilk sayısından son sayısına kadar takip edebildiğim bir dergi oldu. Elimde tuttuğum baskının, son sayı olduğunu küçük bir şok ile derginin son yazısında öğrenmiş ve üzülmüştüm. İnsan, süreli yayınlara da alışıyor ve arıyor, bekliyor. Değişen zaman karşısında sanki nefes alarak dergiler ve içindeki düşünceler de değişiyor. Şimdi kitaplığımda basılmış bütün Özgür Edebiyat’lardan birer tane var, bende de böyle bir kitaplık sahipliğinin küçük bir hazzı. Devam eden tutkum ise, on yılı geçmiş bir süredir Varlık Dergisi. Fazla söze gerek yok, kendine özgü bir eğitim sistemine gönüllü olmak gibi, ülkenin en uzun süreli yayınını takip etmek. Ne kadar kalın ve köklü bir tarihe sahip olsa da Varlık, Enver Ercan’ın zamansız ölümüyle ister istemez bir değişim sürecine maruz kalıp kendini zamanın ruhuna, yeni yayın yönetmeni marifetiyle ayarlamak durumunda kalıyor.

Ancak konumuz salt edebiyat dergiciliği değil elbet; dolaylı olarak değineceğiz bu renkli konuya. Birkaç ay önce yine Varlık dergisinde okuduğum, Salâh Birsel üzerine damağımda kalan lezzetin oluşturduğu merakla listeme giren; Salâh Bey Tarihi’nin ikinci kitabı olan Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu yazısıdır konu burada. Ayrıca kitabın ikinci bölümünden itibaren, edebiyat ve düşünce tarihimizin büyük isimleri eski Beyoğlu’nun meşhur kahvelerinde boy göstermeye başladıkça kitap öyle bir keyif vermeye başlamıştır ki, Serkan Bey serideki diğer kitapları da gözüne kestirip listesine eklemiştir.

Okuduğu son yazarın tavrına, becerebildiği kadarıyla biçemine öykünmeyi marifet sayan Serkan Bey, bu yazısında Salâh Birsel’den ödünç alır bu ifadeyi. Çünkü yazar kitap boyunca kendisinden bir üçüncü kişi olarak hep Salâh Bey diye bahseder. Bahsedilen olayların çoğunda da ya merkezde ya da tanıklığıyla aynı üçüncü kişidir, yazardan ayrı. Dilinde argoya yaklaşan bir tavır vardır ama bu hiç rahatsız etmediği gibi bir samimiyet de katar anlatılanlara. Çeşitli yazar çapkınlıklarına konu olarak satırlar arasında görünüp kaybolan kadınlar için zaman zaman kullanılan dil ise bugün artık dile getirilmesi hoş görülmeyecek ifadeler içerebilmektedir, okuduğunuz açıya bağlı olarak.

Başlangıçta Beyoğlu’nu, orada hayatın akışına bir zaman katılmış lokanta, kahve, pastane, bahçe, han gibi mekânların tarihini inceleyecekmişiz gibi görünürken aslında yavaş yavaş Türk yayıncılığının ve o yayıncılık dünyası içinde kendine yer bulabilmiş, edebiyat tarihimizde küçük veya büyük bir parlama yapmış insanları, edebiyatçıları izleriz. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Kudret Aksal, Behçet Necatigil, Nurullah Ataç, Bedri Rahmi Eyüboğlu,  Abidin Dino, Attila İlhan, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Orhan Veli, İlhan Berk, bir şekilde eseriyle tanış olup anlatıda Serkan’ın karşılaştıklarından bazılarıdır. İsmini duyduğu halde hiçbir eserini okumadığı isimler bunlardan daha fazladır ve Serkan Bey’in ismini dahi duymadıklarının da hatırı sayılır bir yekûnu vardır.

Karakterleriyle rengârenk bütün bu edebiyat tutkunları hatta bazen Türkiye felsefe tarihinde de isim yapmış felsefeciler Lebon, Nisuaz ve Baylan pastanelerinde günün değişik saatlerinde boy gösterirler. Kimisi, şiirlerini okur, kimisi düşünce akımlarından dem vurur, kimisi gönül işlerini yoluna koyarken kimisi bunların hepsini yapabilir. Edebiyatçıdır bunlar, neler vardır terekelerinde zaman zaman ortalığa saçılan. Salâh Birsel’in muazzam hafızası ve kendine özgü anlatım yeteneğiyle 30, 40 ve 50’li yıllarda o mekânlarda edebiyat takımının yaşadıklarını ve yayın dünyasına etkilerini takip ederiz.

Ancak bütün o hengâme içinde merkeze alabileceğimiz esas mesele şiirimizdeki eski ve yeni tartışmasıdır. Eski şiirdeki ölçüyü ve sanatçının kendini konumladığı halktan kopuk durumunu kıyasıya eleştiren 1940 neslinin mücadelesidir asıl anlatılan. Gerçekten de, o yıllar özellikle şiirde aruz, hece gibi katı ölçü kurallarına uyularak yazılan şiirin artık geçmişte kalması ve sanatçının fildişi kulesinden ayrılarak halkın arasında kendine yer edinmesi gerekliliğini ortaya koyan genç ve yaratıcı bir kuşak vardır. Bunlar sözlerini esirgemezler ve kurdukları genellikle kısa süreli dergilerde bu düşüncelerini dile getirirler. İşte biz bütün o yıllar boyunca isimleri ve tarihî cadde üzerinde değişen yerleriyle o güzel insanların takıldıkları kahveleri, lokantaları, sinemaları, pastaneleri gezeriz. Kimlerin açtığını, kimlerin çalıştığını, öğlenden akşama kadar ne yenilebileceğini, akşamdan gece yarısına ne içileceğini, sonrasında ise kalkan Galata köprüsü ya da kaçırılan son vapur yüzünden kimde kalınacağını, nerede sabahlanılacağını da bir keyifli anlatı içinde dinler, sanki oradaymışız, yaşananlar arkadaşlarımızın başına gelmiş gibi deneyimleriz.

Sait Faik’in fırtınalı aşkının peşinde yaşadıkları, Sabahattin Kudret’in çapkınlıkları, Orhan Veli’nin manifestosu ile ilgili bilinmeyenler, Attila İlhan’ın karizmasıyla çevresinde bir kaptan gibi topladığı tayfası, birkaç sayı dayanabilen dergilerle bir araya gelip dağılan takımlar ve daha birçok renkli kişilik, daha da renkli yaşantı kesitleri ile bir hayal beldesi gibi geçmişte kalmış, geçmişin Beyoğlu’sundan neşeli, muzip el sallarlar. Çoğunlukla keyiflensek de üzücü ve acı yüklü hatıralar da barınır o geçmişte. Örneğin çok genç yaşta, memleketimiz Zonguldak’tan edebiyat ve şiir sevdasıyla İstanbul’a gelip birbirlerine çok yakın zamanlarda ölen, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, tıpkı yaşamları gibi kısa süreliğine konuk olurlar kitaba.

Başkaları da vardır elbet ama Varlık dergisinde Haydar Ergülen, kendine has üslûbuyla anlatır böyle hikayeler, keyiflidir izlemesi. Yayın dünyasının içinde yaşananlar edebiyat dünyasına malzeme de sağlar bu bakımdan, iyi anlatıldığında tadına doyulmaz yazılar çıkar ortaya. Ancak Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu anladığım kadarıyla o yazıların atası, türündeki belki ilk örnek olarak, lezzetine ortak olabilecek başka bir eser yaklaştırmadan yanına eşsiz yerini korur.

Anlatı türüne yakın bir eserdir Bay Serkan’ın bu kitapta okuduğu. İçinde derin bir tarihsel araştırmanın sunabileceği, görmüş geçirmişliğin verebileceği bilgi, ancak seviliyor olmanın sağlayabileceği bir ilişkiler ağı vardır. Bütün bunları, sürükleyip götüren bir dilin içinden ince ince ayrıntılandırarak yansıtmak da daha fazla okunmayı hak eden Salâh Birsel gibi yazarların şairlerin işidir ancak.

Herman Melville – Kâtip Bartleby

Pazar sabahının erken saatleri. Demlenmekte olan kahvenin kokusu, günü henüz aymamış diğer ev sakinlerinin ancak rüyalarında bir hoşluk yaratabilir, o da belki.

Oysa ben o taze kahveyi yudumlarken birazdan, haftanın en sessiz ve yalnız saatlerini yeni bir kitaba başlayıp, belki de kimse uyanmadan bitireceğim. Küçük bir öykü bu. Ünlü Moby Dick yazarının elli sayfalık bir hikayesi. Bir metni bütünlüğünü bozmadan, ritmini aksatmadan, aralıksız okuyup bitirdiğimizde bir bütünlük yaşarız zihnimizde, eserle ilgili. Kesintisiz keyfin yanında konudan hiç uzaklaşmadan, günün hayhuyuna bulaşmadan son sayfayı çevirebilmek ender gerçekleşir ve değerlidir.

Ancak hacim olarak küçükse de, bıraktığı etki büyük olan değerli kitaplardan biriymiş Kâtip Bartleby. Bir okuma ambiyansı ile Pazar sabahının keyifli geçmesini sağladıysa da, zihinsel koşturmacası bitmek bilmedi.

Daha önce sadece bir kitabını okuyup, onu da beğendiğim bir yazar olarak Hamdi Koç’un çevirisi benim için kitabın etkisini arttıran en büyük etken oldu. Klasik eserlerin edindikleri o yüksek mertebeye ulaşmalarında, çevrildikleri dilde de rahatlıkla ve sevilerek okunmaları gerektiğini düşünüyorum. Çıktığı dilin kültürüne hapis bir eser ancak ulusal sınırlar içerisinde başarılı olabilecektir. Ancak başarılı bir çeviri, eserin yazıldığı kültürün yanında, çevrildiği dilin anlam dünyasına da hitap etmelidir. Katip Bartleby çevirisi, romanı sanki evrensel anlatım olanağına sahip bir dil içerisinden yansıtır gibiydi; tertemiz.

Kitap ve konu hakkında küçük bir araştırma yapınca çok büyük bir sonuç yığınına ulaşıyorsunuz. Öyle ki, insanlar bir görüş belirtme ihtiyacı hissedip kısa veya uzun bir çok yazı yazmışlar Kâtip Bartleby hakkında. Özellikle iki konu, okurlarında bıraktığı etki bakımından diğerlerinin arasından belirgin olarak sıyrılıyor. Sivil itaatsizliğin edebiyatta ilk örneğini sergilediği ve kapitalizmin Amerikan topraklarındaki başlangıç adımlarının anlatıldığına dair yorumlar en dikkat çekenleri. Açıkçası , yorumları okudukça bu etkileyici hikâyede anlatılmış olabilecek pek çok konunun aklıma gelmemiş olduğunu, okurken pek çok yorumda bahsedilen ayrıntının dikkatimi çekmediğini fark ettim.

Yazının burasında hikayenin kendisinden bahsetmek gerekir elbette. Henüz okumadıysanız ve bir tercih hakkım olsaydı, siz kitabı okuduktan sonra bu satırlarda buluşmayı isterdim. Yani spoiler: Wall Street’te bir hukuk bürosunda kâtip olarak işe başlayan Bartleby, önceleri sadece anlaştığı iş dışında kendisinden istenen hiç bir şeyi yapmazken, kısa bir süre sonra işi de dahil hiç bir şey yapmamaya başlar ve bunu, alameti farikası haline gelen “yapmamayı tercih ederim” cümlesi ile ifade eder. İlerleyen sayfalarda iç yakan yalnızlığı, kesif sefaleti ve büyük direnciyle kendi karar verdiği hayatının sonuna kararlı şekilde yürür. Bizler onun bükülmez duruşuna, itaatsizliğinin kemikleşen boyutuna anlam vermeye çalışırken, Bartleby’nin ölümünden birkaç ay sonra anlatıcının kulağına çalınan kesinliği tartışmalı bir bilgiyle karşılaşırız. Bartleby, ölmüş insanlara ulaşamamış mektupların imha edildiği bir büroda çalışmıştır. Orada karşılaştığı, içeriğine tanık olduğu, çok beklenen, sonsuz umutla bağlanılan ama ölmeden önce okunamayan o mektuplar mıdır Bartleby’yi ve içindeki yaşamı solduran?

Karşılaştığım pek çok yorumda okuduklarım, o Pazar sabahı Kâtip Bartleby’yi okurken dikkatimi çekenlerden farklıydı. Kafka’nın Dönüşüm romanını Ahmet Oktay’ın harika ön ve sonsözünden sonra ancak anlayabildiğimi söylemeliyim. Kâtip Bartleby’yi de konuya hakim bir otoriteden dinleyerek, gözümden kaçması muhtemel büyük mesajlı kısımlarını daha iyi anlayabilirim belki. Ancak o zamana kadar, yorumlarda karşılaştığım ağırlıklı eğilime şöyle karşılık verebilirim: kâtibin karakterinde karşılaştığımız direnç, bana göre tamamen kişiseldi. Arka planında, tarihsel sürecin o dönemdeki akışından oluşan toplumsal olaylar, bu inatçı adamın yapmamayı tercih etmesinin sebebi olarak yeterli ağırlıkta değiller metin içinde. Wall Street’te bir hukuk bürosunda çalışıp patronunun isteklerini yerine getirmemeyi tercih eden birisi, bunu elbette bir sivil itaatsizlik eylemi olarak gerçekleştirebilir. Ancak bizim katibimizin böyle bir siyasi çıkışlı veya toplumsal tabanlı bir eylemi uyguladığını gösteren bir işaret yoktur. Katip Bartleby, eğer Melville yakınında bulunan bir kaç kişiye asıl anlatmak istediğinin ne olduğunu söylemediyse ve bu sır onunla birlikte toprak olduysa, asla öğrenemeyeceğimiz bir nedenden dolayı kendini kapatmıştı. Kimsesiz mektuplar bürosu varsayımı; anlatıcının, kulaktan dolma ve olanlara bir anlam yüklemek amacıyla önce kendine, sonra da bizlere yardımıdır. Bana göre Herman Melville bu hikayeyi duydu ve hikayenin kendisine bir edebiyat eseri olarak inandı. Müthiş gözlem yeteneği ve bu yeteneğin bugün bizleri keyifle besleyen unsuru olan yazıya aktarma becerisi ile kağıda döktü. Bartleby’nin eylemi, ancak Melville’in fazlalıksız ve gerçekçi anlatımıyla bir değer buldu.

Artık başlayabilirim okurken tuttuğum notlardan oluşan zihinsel çağrışımlara. Katip Bartleby’den ödünç alıp biraz değiştirerek söylersem; ben kitabın baş karakteri olarak, olayları bize aktaran avukatı görmeyi tercih ediyorum; yazının bu kısmından sonra. Onun karakteri, Bartleby direnişe başladıktan ve işi daha da ileriye götürdükten sonra gözlerimizin önüne serilir. Birkaç hafta önce işe aldığı birisi, karşısında gizemli bir duvara dönüşürken avukat kendisiyle çetin bir mücadeleye başlar. Güçlü bir direnişe sert bir karşılık vermemek, kabalaşmadan, kırıcı olmadan, hiç değilse patron olduğunu hatırına getirmeden, konuyla bir iç hesaplaşma çıkmazıyla uğraşmak zordur ama bunu bir yere kadar başarır. Bir yandan katibi tanımaya, onu bu kararlı direnişe iten nedenleri merak etmeye başlarken, kendi zayıflıklarını da görür. Yaşadığı ikilem elle tutulur bir duruma geldikten ve kişisel hayatı bu durumdan etkilenmeye başladıktan sonra aldığı kararla belki de katibin hayatında çok önemli bir değişikliğe neden olur. Avukat olayları bize anlatırken kendini tanır ve onun kendi iç yolculuğu bizler için Bartleby’yi parlatır.

Amerikalı bir yazar okuduğumda belirgin bir Amerikan edebiyatı tadı almak istediğimi fark ettim. Bu tadın içinde, insan, coğrafya ve hayata sinmiş bir kültür olmasını bekliyorum. O Amerikan tadını özellikle Faulkner’da belirgin bir şekilde, Beat kuşağının bir kısmında ve hatta Nabokov’un Lolita’sında da buldum. Şimdi bu ikinci Melville eserinden sonra görülüyor ki, Moby Dick psikolojiye dair derinliğiyle, salt bir Amerikan romanı değildi. O büyük eser, Ahab’ın kişiliğinde bütün dünyayı karşısına almış mecbur insanın anlatılışıyla, bir ulusun sınırlarıyla çevrelenemeyecek evrensel bir bakışı yansıtıyordu. İşte Katip Bartelby, yazarı Amerikan edebiyatının kurucularından biri olarak gösterilse de bende bir Avrupa klasiği okuduğum hissi uyandırdı. Kahramanın ruhundaki fırtınalara tanık olamasak da bir hikaye hacmindeki kısa anlatımın düşündürdükleri, evrensel bir insana işaret etti benim için. Diğer karakterlerin eserde sağlam birer tip olarak yer almaları da başka bir ustalık göstergesiydi. Sanıyorum bu yüzden klasik olmayı başarabilmiş ve içinde, bakıldığı her yönden ışıldamasını sağlayan bir hikaye bırakmıştır bu eser.

Ursula K. Le Guin – En Uzak Sahil (Yerdeniz III)

Uzun sürmüş bir zorunlu aranın ardından, kutsal okuma listesinden kütüphanemin rafına yerleşerek fiziksel dünyaya geçiş yapabilmiş kitapların tatlı çağrısına gönüllü teslimiyet. İçlerinden biriyle başlayacak bir okuma serüveninin sağlayacağı sonsuz sayıda olanağın gizemi ve çekiciliği.

Uzun ara, avının peşinde günlerce aç gezmiş bir kurdun duyuları gibi keskin hale getirmiş olmalı algılarımı. Hele bir de uzun okumalar yapabilmenin imkânıyla kısa sürede biten bu kitabın büyüsü sürüyor üzerimde.

Hikâyenin henüz başında, Atuan Mezarları’ndan Tenar ile birlikte hükümdar halkasını da Roke’a getirmeyi başaran Ged’i, bütün Yerdeniz’in Baş Büyücüsü olarak görünce neden sevindim? Neden yüzyıllardır hükümdarsız olan Yerdeniz’in yeni kralını daha en başından tahmin edebildim? Roke’taki sempatik büyücülük okulu havası ne kadar da cezbediciydi! Tüm bunlar, Le Guin’in kitabın arkasında belirttiği düşüncelerin neden olduğu bir durum aslında; “bu kitap diğerlerine göre daha zayıf kurgulu, daha tutarsız ve eksik”. Baştaki bu hoşlanma ve sempati biraz ileride kendini, Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’dan ayıran doğallığa dönüşüyor. Belki de pahalı prodüksiyonlarla milyonları ekran başına çekebilecek bir filme henüz dönüşmemesi, fantastik unsurlarına rağmen, hayatın gerçek yanına düşmesinden, ağırlıklı olarak bildiğimiz doğallığın içinde yol almasından olabilir. Her satırında  aksiyonun, savaşın, sihrin, büyünün değil, insan psikolojisinin derin bilinmezliklerinin izinden gideriz Yerdeniz’de. Zaman zaman fantastik bir dünyanın içinde yelkenine büyülü bir tılsımla rüzgar üflenmiş bir kayığın içinde değil de, ölüm korkusuyla yüzleşmekten kaçınan bir gencin zihninde dolanırız bütün güney uç yöreleri boyunca. Nitekim, sonradan bir altılıya dönüşen üçlemenin son kitabında izleğimiz ölümdür. Guin alçakgönüllü bir filozof gibi, kendine has bilgeliğinin içinden, ölümle yaşamın birliğinden söz eder, kabullenişin erdeminden.

En büyük korkumuzu besleyen ölümün pençesinden kurtulmanın beyhude çabası, hataya düşürür bizi. Ölümün gerçekliği ve doğallığını kabul edemeyen insanlığın, ondan kaçmaya çalışırken kendine zindan ettiği hayatın izdüşümünü Yerdenizce takip ederiz roman boyunca. Bir gün karşılaşacağımız ve tersinin mümkün olmadığı için aslında insanı bilgeleştiren de ölümdür. Onun varlığı, varlığımızı kutsar; yaşamımızı, bir anlam denizinin üzerinde kendine has bir ada haline dönüştürür. Ölümü kabul ettiğimizde biz de yaşamı kutsamış, hayatımızı anlamlandırmış oluruz.

Ged ve Arren’in yolculuğu zorlu ve mücadeleyle dolu olsa da aynı zamanda düpedüz edebî bir dille anlatılmıştır ve belki çelişik gelebilir ama ejderhaların varlığı bu edebiyatı güçlendirir. Dünyanın ilk yaratıldığı sırada var olan ve o günkü dili konuşan bu kadim yaratıklar romanda çok başat bir yer kaplıyorlar. İlk iki kitabın aksine onları asil karakterlerinin yanında anatomik özellikleriyle de ayrıntılı olarak tanıma ve tabii ki sevme imkanı buluyoruz bu kitapta. Kuşandıkları zırhlar, çelik gibi pulları, bebeklerine bakılamayan dehşetli gözleri ve tabii içlerinde yanan o kor alevin bütün vücutlarına yayılan ısısıyla ejderhalar büyüleyici varlıklar Yerdeniz evreninde. Fantastik edebiyatın en korkutucu ögelerinden biri gibi sunulsa da Yerdeniz’in ejderhaları kendine has dünyaları ile ayrı bir ilgiyi hak ediyorlar. Serinin diğer kitaplarında onlarla daha çok karşılaşmayı umuyorum. Ancak bu, ağızlarından çıkardıkları alevlerle şehirleri kasabaları, içlerinde ne var ne yok küle dönüştüren zalim hayvanlar olarak görmenin umudu değil. Kadim lisana sahip, muhteşem yaradılışlarının bilincinde, taşıdıkları doğal kibir ile insanlığa dost olmasa da, varlıklarına saygıyı hak eden efsanevi yaratıklar ve içinde bulunduğu esere, tıpkı bu romanda olduğu gibi doğru değerlendirildiğinde edebî bir imkân sağlayan varlıklar olarak görmenin umudu.

Sona ermiyor içimdeki fantastik edebiyat düşkünlüğü. Dönüyor dolaşıyor bir noktada eksikliğini hissedip iyi yazılmış bir fantezinin içinde kendimi garip bir evrenin içinde, başka bir dünyanın sakini olarak buluyorum. Neyse ki Ursula K. Le Guin, hatırı sayılır bir Türkçe külliyatla daha uzun süre bu ihtiyacımı karşılayacak. Ejderha böğrü gibi harla yanan bir sevgi ve muhteşem hayal gücüyle içimdeki hayalperest çocuğun esrimiş başını okşadığı için duyduğum sınırsız bir saygıyla selamlıyorum onu.

‘Edmund Husserl’in Fenomenolojik Yaklaşımının Temel Kavramlarını ve İddiasını Açıklayınız’

Sonlarına yaklaştığım Felsefe eğitiminin, dördüncü sınıf ilk döneminde ‘Felsefi Araştırma ve Yazı’ dersinin içinden çıkmış bir ödevin yalnızlaştıran, hafif bir panik havası ve ‘yapabilecek miyim?’ sorusuyla küçük bir özgüven krizine yol açan ifadesidir yukarıdaki başlık. Yaşamın gerçek anlamı üzerine düşünmenin tarihini ve düşünceye yön veren büyük dahilerin hikayelerini öğrenmek için girdiğim bu zorlu eğitim yolu, yukarıda başlığı bulunan ödevle birlikte biraz daha ciddiyet kazandı. Ödeve hazırlanırken aynı başlık için daha önce yazılmış onlarca ödev buldum internette. Özellikle kaynak gösterimi konusunda puanımın kırılacağı birkaç basit hata bulunsa da, Platon’dan ödünç alıp feylesofça söylemek gerekirse, cesaret ve dürüstlük ideallerinden aldığım payın büyük olduğunu ispat için  kendime, hiçbirisine bakmadım.

Henüz notunu beklediğim bu ödevi aldığım ilk an, hele bir de yönergeyi okuyunca, kendimi yüksek lisans bitirmeye hazırlanan bir öğrenci gibi hissettim. Ne olursa olsun felsefe dünyasında çığır açacak fikirlerimi, yıllardır bin bir zahmete katlandığım, onca zorluğa göğüs gerdiğim; ailem ve çevremle kopma nokta noktasına gelen ilişkilerim pahasına, son bir gayretle bu görevi de sonlandıracaktım; ve tabii başarıyla. Husserl’in bir bilim olarak kesinliğe kavuşturmak istediği felsefeyi iyice öğrenecek, fenomenolojiyi kendisinden sonra geliştirip değiştiren, yeni kanallardan çağdaş felsefenin önemli bir sorunu haline getiren Heidegger’in , Sartre’ın ve Marleu-Ponty’nin de bıraktığı yerden daha ileriye taşıyacaktım. Son yazdıklarımın, hadsizce yapılmış bir şakadan ibaret olduğunu anlamak ve beni şiddetle kınamak için felsefeden anlamanıza gerek yok tabii. Ancak şunu bilmelisinizki amacım sadece felsefenin gülen yüzü olmak.

Şaka bir yana, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi, uzaktan eğitim konusunda ve zor bir bölüm olan Felsefe dalında beni tatmin etti. Uzmanlık isteyen bir çalışmanın ürünü uzaktan eğitim materyalleriyle dört yıldır çalışıyorum ve felsefe branşında sağlam bir temel edindiğimi düşünüyorum. Böylesine severek, içimden gelen bir şevk ile okumamda, çıkarsızca hedeflediğim, düşünsel bir altyapı zenginliğinin payı büyüktür. Yani söylemek istediğim, artık bu yaşta felsefe eğitimi bana sadece tatmin duygusu verebilir. Ancak bu, tabii ki öyle kolayca geçiştirilecek , üzerinden atlanacak bir duygu değil. Okuduğunu, yaşadığını başka ve daha genel bir boyuttan değerlendirmeni sağlayan, olayların içinden sürüklenerek değil de, akışın kendisi hakkında bilgi sağlayan bir kazancın tatmini benim için felsefe egitimi. Belki bu yüzden bu bölümde büyük keyif alarak ve azimle devam ediyorum. Düşünsenize, Spor Akademisini altı yılda bitirebilmiş birisi olarak, şimdiden iki tane başarı belgesine sahip,⁸ ortalamanın üzerinde bir felsefe öğrencisiyim. Övünmek için değil elbette, ilgi alanıma isabet etmenin haklı gururuyla yazıyorum sadece. Ancak bu dört yılda edindiğim bilgi birikiminin değeri, o gururdan çok daha yüksek, belirtmiş olayım. Burada da Kant’ın ödev ahlakından dem vurmanın yeri ama…

Aşağıda paylaşacağım ve göreceli olarak kısa bir süre içinde hazırlamak durumunda kaldığım ödev için ikisi çok ayrıntılı olmak üzere beş tane kaynak inceledim. Edmund Husserl’in ‘Fenomenoloji Üzerine Beş Ders’ ve Dan Zahavi’nin ‘Husserl’in Fenomenolojisi’ kitaplarını, uzun zamandır yapmadığım bir şekilde, elimde kalem, ödeve alacağım bölümlerin altını çizerek okudum ve çizerken iyi hissettim. Yetiştirme zorunluluğundan dolayı içerisinde ses bulunan ortamlarda, örneğin Şan yüzme dersindeyken de veya çıtırtı bile olmayan yalnız olduğum ve yalıtılmış yerlerde de çalıştım. İstisnasız zaman ve mekan fark etmeksizin, okumaya başladıktan bir süre, fakat anlamaya başladıktan hemen sonra beynimin ısındığını hissettim.  Fenomenoloji hakkında şu anda size bağlamından kopuk yüzlerce düşünce aktarabilirim ama bu, bu yazı dahilinde gerekliliği tartışılır bir durum yaratabilir. Altları çizilmiş cümlelerden bir seçki yapıp aktarmak ise, işini iyi yapmak heveslisi bir Felsefeci için uygun olmayacaktır. Bu yazıyı okuyacak az sayıda kişi arasında felsefe ile ilgilenenler de bulunursa ki umarım vardır, aşağıdaki ödev gaza gelmek için doğru materyal olmayabilir. Kırk beş yaşındaki birisi tarafından ilk proje ödevi olarak hazırlanmış, felsefe tarihi açısından da içinde bir çok tartışmayı barındıran önemli bir konu hakkındadır. Ayrıca henüz notu da verilmemiştir, yani teknik yeterlilikleri sizi felsefeden soğutma potansiyeli de taşıyabilir.

Bu ağır kitapları okurken bir yandan da onlardan burada, kendi alanımda bahsetmeye karar vermiştim ve altlarını çizerek ödevime hazırlanırken, kendime de notlar aldım. Bir kişisel antrenör olarak, egzersiz ve zaman ile ilgili düşünmüşümdür çoğu zaman, tıpkı okumak ile zaman arasındaki bağlantıyla ilgili olarak da düşündüğüm gibi. Bir egzersizin en üst seviyesinde zaman, kişi için yavaşlar. Kaslar yanarken nabız yükselir, dayanma noktasının sınırları hissedilirken hedef zaman sürekli uzaklaşır hatta saniyelerin süresi uzar, izafi olur. Kitap okurken ise tam tersine zamanın nasıl geçtiğini anlamayız bile. Hele içinde olmanın keyif verdiği bir yazı, bizi suda sektirilen bir taş gibi atlatmaz mı üzerinden zaman akışının. Yüzeye her vuruşumuz zamandan bağımsızca hızlanmamız için havalandırır bizi. Yukarıda bahsi geçen kitaplar ve sanırım genel olarak düşünceye yönelik eserler, kurgusal kitaplara kıyasla zamanı misli misli hızlı akıtıyor. Beynimin ısındığını hissettiğim o anlar zamanın çok hızlandığı garip zamanlardı ve deneyimi de farklıydı. Genel olarak değerlendirdiğimizde filozoflar uzun yaşıyorlar değil mi? Acaba felsefi sorunlarla uğraşmanın zamanı eğip büken bir özelliği mi var?

İkinci notum ise aslında bir tekrardan ibaret. Düşüncenin çağlar boyu izlediği yolu takip etmenin tatmin duygusu. Ama benimkinin içinde bu sefer biraz Epikuros’çu haz var.

EDMUND HUSSERL FENOMENOLOJİSİNİN TEMEL İLKELERİ

Giriş

Ünlü Alman filozof Edmund Husserl (1859-1938) tarafından kurulan Fenomenoloji, dünyanın insan varlıklarına görünme tarzı üzerinden şekillenen bir felsefe anlayışı ve bilgi teorisidir. Fenomenoloji, dünyanın varoluşu veya varlık tarzlarıyla ilgili varsayımlarımızı bir kenara bırakarak, onu insan varlıklarına göründüğü şekliyle betimlemeye yönelir. Bilince görünen şeylerin olduğu kadar bilincin özünü de ortaya çıkarmayı amaçlayan ve aynı zamanda özlerin bilimi olarak sunulan fenomenolojide, özellikle Husserl’den sonra, daha ziyade insanların dünyaya “anlam” yükleme tarzı üzerinde durulmuştur (Cevizci, 2017, s.180,216)

8 Nisan 1859 tarihinde Moravia’da doğan Husserl, ilk olarak Leipzig’de ve daha sonra Berlin ve Viyana’da fizik, matematik, astronomi ve felsefe tahsili gördü. İlk büyük eseri “Mantıksal Araştırmalar” 1901-1902 yılında yayımlandı. Düşünce ve çalışmalarını geliştirdiği diğer önemli kitapları “Formel ve Transzendental Mantık” 1929’da, “Kartezyen Meditasyonlar” ise 1931 yılında yayımlandı. Yaşamının son yıllarında Almanya’da iktidara gelen Nazilerin çıkardığı antisemitik yasaların kurbanı oldu. Ancak 1935’de Viyana ve Prag üniversitelerinden davetler almış, verdiği konferanslar son büyük eseri “Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transzendental Fenomenoloji” ‘yi oluşturmuştur. Ayrıca, muazzam üretim faaliyetinin önemli bir kısmı elyazmaları şeklinde 45000 sayfaya tekabül etmektedir. 42 cilt olarak ve Husserliana adıyla yayınlanmaktadır. (Zahavi, 2018, s.14,15).

Dan Zahavi’ye (2018, s.7) göre, Husserl basitçe fenomenoloji tarihinde geride bırakılan bir bölüm olarak addedilemez. Bilakis, giderek büyük bir düşünür olarak tanınmakta, katkıları yalnızca fenomenolojiyi doğru bir şekilde anlamak söz konusu olduğunda vazgeçilmez olarak kalmayıp zamansallık, öznellik, bedenlilik, öznelerarasılık, yönelimsellik, yaşam dünyası ve saireye dair analizleri felsefe, psikoloji, bilişsel bilim, estetik vb. dahil olmak üzere farklı türdeki alanlarda önemini korumaktadır.

Bu çalışmada Husserl’in düşünce aşamaları ve bu aşamalar sırasında fenomenolojisinde ortaya koyduğu temel kavramlar açıklanacaktır.

Erken Dönem Husserl – Yönelimsellik

Bilgi yaşantıları,-özleri gereği-bir yönelim taşırlar, bir şeyi kastederler, şu veya bu türdeki bir nesneyle bağlantı kurarlar. Nesne bilgi yaşantılarına ait olmasa bile, bir nesneye yönelmek, bilgi yaşantılarının bir özelliğidir”(Husserl, Harun Tepe,2017, s.45) Bilinçli bir durum ancak ve ancak söz konusu nesneden nedensel olarak etkilenirse gerçekleşebilir. Bu durumda yönelimsellik, dünyada iki nesne arasındaki ilişkidir. Öznelci bir yorum ile belirtmek gerekirse yönelimsellik bilinç ile nesnesi arasındaki bir ilişkidir (Zahavi, 2018, s.31,32).

Yönelimsellik kendini şu üç türde dışa açar: 1) Yönelimsel madde: benim yönelmiş olduğum biçimdeki madde. 2)Yönelimsel nitelik: yöneldiğim nitelik. Aynı ruh edimlerinde farklı nitelikler vb. 3) Yönelimsel öz: Madde ve niteliğin birleşmesinden meydana gelir ve nesnenin kendisini kasteder(Akarsu,1987, s.156-162)

Örneğin, Dolmakalemime baktığımda, bu benim yönelimsel nesnem olan gerçek bir kalemdir ve kalemin zihinsel bir tasviri, sureti ya da temsili değildir (Hua 3/207-8, 22/305. Zahavi,2018)

Epokhe İndirgeme

Husserl’e göre fenomenoloji herhangi bir hazır bilgiyle yola çıkamaz; fiziksel, psikolojik, toplumsal ya da tinsel verilmişliklere başvuramaz. Tüm varolanların bilgisi onun için tartışmalıdır.

“Saf” olana, “özler” e ulaşabilmek için öncelikle ”doğal tavır alma” nın, “doğal tavır almanın genel savı” nın “ayraç içine alınması”, bir yana bırakılması gerekmektedir. Epokhe (yargı vermekten geri durma), bu dünyaya ilişkin her türlü varlık inancın ayraç içine alınması, her türlü varlık bildiren yargı vermekten geri durmadır (Ideen I, S.54-56, Husserl, Harun Tepe,2017 s.20). Bu indirgemeden geriye kalan “artık” yeni bir varlık alanıdır, kendinde “saf bilinç” in oluşturduğu bir varlık alanıdır. Bu alana ancak “epokhe” ile, epokhe gerçekleştirildikten sonra girmek mümkün olmaktadır (Husserl, Harun Tepe,2017 s.20). Epokhe, naif metafizik tavrın aniden askıya alınması için kullanılan terimdir ve dolayısıyla felsefi bir giriş kapısına benzetilebilir (Hua 6/260, Zahavi, 2018). Amacı bizi doğal(cı) bir dogmatizmden kurtarmak ve kurucu (yani bilişsel, anlam verici) katkımızın farkına varmamızı sağlamaktır.( Zahavi, 2018).

Transzendental Bilinç

Husserl’in 1913 yılında yayınlanan ‘Saf Fenomenoloji ve Fenomenolojik Felsefe ile İlgili Düşünceler. Birinci Kitap’ adlı eseri fenomenolojinin kuruluşu açısından ‘Mantık Araştırmaları’ndan sonra ikinci büyük eser olarak kabul edilmektedir. Kitapta Husserl’in ‘saf ya da transzendental Fenomenolojisi ortaya konulmaktadır. Husserl açısından transzendental bilincin dış dünyadan bağımsızlığıyla ilgili her iddia sorunludur ve bilinç ile dünya arasındaki korelatif bağı göremediği için solipsizme mahkumdur. Bu nedenle Husserl için bilincin, uzam ve zaman koordinatlarında hiçbir dış dünyasından söz edilemez (Ideen I, S.106, Tarhan, 2019, s.366). Husserl transzendental özneyi soyut, ideal, genel ya da kişiler-ötesi bir özne olarak anlamaz; bilakis transzendental özne ya da daha kesin bir ifadeyle transzendental öznelliğim benim somut ve bireysel öznelliğimdir (Zahavi, 2018, s.83).

Beden ve Özneler-Arasılık

Uzay-zamansal algı nesnesinin perspektifi verilişi Husserl’in nesne analizinin nüfuz ettiği karakteristik bir motiftir. Nesne hiçbir zaman bütünlüğü içinde verili değildir, daima belli bir profilden verilir. Bir görünüş daima birisi için bir şeyin görünüşüdür. Her perspektifi görünüş daima bir –in hali ve –e, yönelme haline sahiptir. Mutlak bir bakış açısı yoktur ve hiçbir yerden bakış gibi bir şey yoktur, yalnızca bedensel bir bakış açısı vardır. Özne yalnızca bedeniyle mekansal olarak konumlanmış olduğundan Husserl, uzaysal nesnelerin yalnızca bedenlenmiş öznelere görünebileceğini ve onlar tarafından kurulabileceğini söyler. Husserl bedenin, uzaysal nesnelerin algısının ve söz konusu nesnelerle etkileşim olanağının bir koşulu olduğunu ve her dünyevi deneyimin bedenselliğimizle dolayımlandığını ve mümkün kılındığını öne sürer (Hua 6/220, 4/56, 5/124, Zahavi, 2018, s.156,157).

Husserl aşkınlık, nesnellik ve gerçeklik kategorileri ve anlamının öznelerarası olarak kurulduğunu öne sürer. Bu geçerlilik kategorileri başka özneleri deneyimleyen bir özne tarafından kurulabilir ancak. Dolayısıyla başka özneleri deneyimlediğimiz ve öznelerarası bir geçerliliği elde ettiğimizde ancak, bir şeyi salt görünüş, sırf öznel olarak belirlemek ve ondan söz etmek mantıklıdır. Algı nesnesi kendini mütemadiyen başkalarına da sunmaktadır, onların gerçekten mevcut olup olmadığına bakılmaksızın nesne bu türden başkalarına atıfta bulunur ve tam da bu nedenden ötürü onda ikamet eden bir öznelerarasılıkla tanımlanır (Zahavi, 2018, s.189).

Geç Dönem Husserl – Yaşam Dünyası

Husserl’in Yaşam Dünyası analizi en iyi bilinen soruşturmalarından biri olarak görülür. Ona göre, en sağın ve soyut bilimsel sonuçlar bile yaşam dünyasının görüsel olarak verili olan, özneye-göreli apaçıklığından kökenini alır. İdealleştirilmiş haliyle bilim teorisi, somut görüsel olarak verilen yaşam dünyasını aşsa da, söz konusu yaşam dünyası bir referans noktası ve anlam zemini olarak kalır. Bilim, yaşam dünyası üzerinde kuruludur ve sonunda dayandığı zeminle hemzemin olacaktır (Hua 6/142, 6/129, Zahavi,2018 s.198) Gündelik yaşamda ideal teorik nesnelerle değil, aletlerle ve değerlerle, resimlerle, heykellerle, kitaplarla, masalarla, evlerle ve aileyle ilişkiye gireriz (Hua 4/27, Zahavi,2018 s.214) ve ilgi duyduğumuz şeylere pratik ilgilerimiz yön verir.

Sonuç

Husserl fenomenolojisini hocası Brentano’dan aldığı “bilincin yönelimsel olduğu” tezi üzerine inşa etmiştir. Deneyimlediğimiz nesne veya fenomenler, bilincimiz onları bir şekilde inşa ettiği ve yapılandırdığı için bizim için anlam taşırlar. Buradan çıkan önemli sonuç, bilincinde olduğum dünyanın bilincimden bağımsız var olamayacağıdır (Cevizci, 2017, s.180). Bu düşüncelerini hiçbir zaman değiştirmeyen Husserl’in fikirleri bu nedenle temelci, idealist ve solipsist olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle Husserl’e bir başlatıcı olarak saygı gösterilmesi gerekse de konumu Heidegger tarafından aşılmış ve diğer fenomenologlar, hermeneutikçiler, yapıbozumcular ve dil felsefecileri kendilerini ondan uzaklaştırmışlardır. Ancak diğer bir yandan Scheler, Heidegger, Sartre, Merleau-Ponty, Levinas, Schütz, Ricoeur, Herry ve Derrida gibi filozofların Husserl’e çok şey borçlu olmaları nedensiz değildir.(Zahavi, 2018, s.221-225)

KAYNAKÇA

Zahavi, D. (2018). Husserl’in Fenomenolojisi. Çev. S.Bayazit. İstanbul: Say Yayınları

Husserl, E. (2017).Fenomenoloji Üzerine Beş Ders. Çev.H.Tepe. Ankara: BilgeSu

Tarhan D.E. (2019). Husserl ve Frege’de Anlam Sorunu. İstanbul (Doktora Tezi)

Akarsu B. (1987). Çağdaş Felsefe Kant’tan Günümüze Felsefe Akımları. İstanbul: İnkılap Kitabevi

Cevizci A. (2017). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Say Yayınları