Varlık – Haziran’21

Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar adeta söz birliği etmişçesine birbirinin içinden çıkan iddialı yazılarla Garip’e ve özellikle de Orhan Veli’ye veryansın ediyorlardı. Oysa unuttukları veya görmemeyi tercih ettikleri çıplak bir gerçek vardı: İkinci Yeni, Garip’e çok şey borçluydu ve kendilerinden 15 yıl kadar önce, şiirdeki yerleşik algıları sarsan üçlü olmasaydı İkinci Yeni o kadar rahat hareket alanı bulamaz, dile müdahaleyi o kadar kolay gerçekleştiremezdi. Düğümlerden birini şuraya atmak gerekiyor: Çıkış zihniyetleri itibariyle Garip de İkinci Yeni de “kelimeci” şiirlerdi esasında, Cemal Süreya’nın o meşhur yazısına “Şiir geldi kelimeye dayandı” cümlesiyle başladığı nasıl unutulur! Çok açık: “Üvercinka”ya, “aparthan”a, “cehennet”e giden yol “nasır, cımbız, sakal, bıyık”tan geçmiştir.

80. Yılında Garip Hareketi

Bâki Ayhan T.

Milan Kundera – Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

Mülteci olmak, yeni bir başlangıç yaptığın halde elinde gerçek bir umudun olmaması da demektir. Umutların en güzeli insanın kendi toprağında yeşerir de ondan. Kaba bir milliyetçi itkinin içinde yuvarlanmadan da insan doğup büyüdüğü, içine yetiştiği kültürü, vatanının doğasını, insanlarını, medeniyet zincirinde bulunduğu halkanın gelişme potansiyelini sevebilir. O umut bir ülkenin içindeki atılım ruhunu da oluşturur. Atılımdan kasıt, sürekli bir teknik ilerleme değil, bir ülke olmanın gerekli stabilizasyonunu sağlayan sabit ve ortak unsurdur. Geriye gitmemek için akıl değerlerine tutunup gerektiği kadar sabit kalsınlar diye onları savunmak da bir atılımdır. 21 Ağustos 1968 gecesinde sona eren Prag Baharı ‘ndan sonra yaklaşık üç yüz bin Çekoslovakyalı, Batı Avrupa’ya sığınmak için yasal olmayan yollardan ülkelerini terk etmişlerdir. Çıkamayanlar ise akıl almaz bir baskının kurbanı olarak güç karşısında yalnız kalmanın tüm zorluklarını yaşamışlardır.

Yurt dışına kaçmış büyük bir edebiyatçının vatanı ile olan son siyasal bağının, vatandaşlık hakkının elinden alınmasını sağlayan bir kitap bu; Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Şimdi yıllar sonra okunduğunda karşımızda belirenler; bir tarafta elinde sadece kalem tutarak edebiyat gücüne ve anılarına sahip çıkan bir yazarla, kişinin vatanıyla bütün siyasal ilişkisini tek bir kararname ile yok edebilme gücünde olan, ‘senin varlığının artık bu ülke sınırları içinde bir karşılığı yok’ diyebilen, ele geçirilmiş bir teşkilat.

Bugün Kundera okurken, onu vatandaşlıktan çıkaran gücün, niye böyle davrandığını da okuyoruz aslında. İnsanı bütün varoluşun temeline alsa da, yazılanların arka planında, zorda kalan o insanı şartlandıran, günün koşullarını hazırlayan siyasi rüzgarlar esiyor. Büyük ideolojik gücün önünde savrulan insanları anlatıyor Milan Kundera, kendisi de dışarıdayken.

Okurken insanın kendi ülkesini düşünmeden edemeyeceği sorunlar bunlar. İdeolojik gücün bireysel çıkarlar için isim ve şekil değiştirmiş bir halini yaşamanın iç ezikliği duyuluyor hanidir bizde de. Gerileme dediğimiz ve bütün verilerin bunu gösterdiği şu durumda, ilerlemeyi yaşadığımızı telkin eden ve tersini söylemenin giderek zorlaştığı bir iklimde yaşamak gittikçe zorlaşıyor. Ruhu çoraklaştıran bir kuru hava bu. Yalnızlaştıran, ülkene, insanlarına, kültürüne duyduğun bir güvensizliği besleyen, vasatı olağanlaştıran bir kurak iklim. Sıkışma ve giderek daha da daralma. Hanidir bir bulantı.

Ancak bugün Kundera’nın bir edebiyat olayı olarak önümüzde açılan kitabını okumak içimize küçük de olsa bir umut damlası bırakıyor. Çünkü o gün Prag Baharını tehdit olarak algılayıp kendisini yıkılamaz bir güç gibi gören ideolojik zihniyet, bugün yok. Bizler çekilen acıların ruhsal yansımalarını nefis bir anlatımla yüzyıllar boyunca okuyabiliriz, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda. Ama baskı ve zor, anlatım şekilleri birbirinden çok farklı da olsa; hangi kitapta olursa olsun hep kötü anılacak.

Kitabı oluşturan içerik, başlangıçta birbiriyle alakası kolay kurulamayan ancak arka planda siyasi bir itilmişliğin, dışarıda bırakılmışlığın, hadsizce kovulmuşluğun bulunduğu bir ruh durumunu yaşayan insanların hikayeleriyle işliyor. Biz bağlantıların peşinde ipin ucunu yakalamaya çalışırken, Kundera kendine has üslubuyla bütün o koşturmacanın içinde söyleyecekleri için kendine alan açıyor. Hikayelerin bağlantılarının önemi de bir noktadan sonra kayboluyor. Büyük bir sürüklenişin içinde insan tekinin varoluşudur olmakta bulunan.

Anlatının en önemli unsuru kendine özgü biçemi. Modern anlatı, Milan Kundera kitaplarında en güzel örneklerine kavuşuyor. Ya da, anlatım olanaklarının modern tarzda sergilenişine örnek ararsanız bir gün, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı açıp hemen başlayabilirsiniz okumaya. Birkaç sayfa sonra, anlatının bir yerinden, Milan Kundera’nın kanlı canlı kendisi, kendi ismi, anıları, fikirleri ve aktarmak istedikleriyle karşınıza çıkacaktır. Hatta kahramanının şu veya bu fikrini bir yazar olarak kendisinin istediği gibi değil de, kahramanın kendi hayali varlığının fikriymiş gibi yazdığını bile söyleyebilir. Arkasından da, kaldığı yerden hikayesine devam edecektir.

İşte burada, modern anlatının farkıdır benim için haz unsuru. O farkın ayırdında olmak, ‘modernite’nin bütün diğer açılımlarıyla edebiyattaki yansıması arasındaki bağlantıyı kurmak en büyük keyif. Çağına, edebiyatın açılan son penceresinden bakmanın keyfi.

Kitaplarında bahsedilen izleklerin yazarın yaşamından damıtıldığını kabul etmemiz halinde, ki Milan Kundera’da bunu bir ön kabul olarak alıyoruz; hareketli cinsel hayatı dikkatimizi çekiyor. Dikkatimizi çeken aslında yine o hızlı hayatın anlatımı. İnsan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak farklı şekillerde yaşanan cinselliğin, incelmiş bir erotizmle ama mutlaka gerçekçi anlatımı üst seviyede. Ülkemizden de benzerleriyle karşılaştırıldığında, cinsellikle özgürlük arasındaki ilişkinin, ülkemiz edebiyatındaki erotizm özgürlüğüyle de bağlantılı olup olmadığını düşündürüyor bu kitap. Herkes kendi eserini oluşturup içinde ne hakkında, ne kadar bahsedeceğine karar verir ama, Kundera kadar billur hale getirmek ve seks hakkında edebi dile zarar vermeden böylesine sakınımsız olmak, benim rastladığım bir durum değil. Cinselliğin baskılandığı bir kültürün tabularını sağlıklı kalarak aşmaya çalışırken, sağlıklı cinsel hayatların yaşanmadığı aşikar bir toplumda acaba seks de mi okur-yazarlıkla ilgili? Sakınmadan anlatımı kadar yaşanması da seviyeyle mi ilişkili?

Yazarımız kitabın ‘Kayıp Mektuplar’ isimli bölümünde benimle ve yazma hastalığına kapılmış diğer kişilerle konuştu uzun uzun. İçimizdeki kitap yazma hastalığının bizi birçok büyük edebiyatçı ile aynı konuma soktuğunu, ancak bu konumun farklı sonuçları açısından diğerlerinden ayrıldığımızı, yani Goethe ile benim aynı dürtüsel yazma yaklaşımına sahip olduğumuzu söyledi. Bunu yine, memleketinden kaçmak zorundayken arkada bıraktığı çok değerli mektuplarına ulaşmak isteyen bir kadının mücadelesi sırasında sürekli araya girerek ve Kundera olarak fikir beyan ederken yaptı.

Yazdıklarından bağımsız, içinde büyük yazarlarla aynı dürtüye sahip olarak yaşayan bizler. Usta yazara göre onunla aynı hayalleri kurmuşuz bir süre, yazdıklarımızın okunmasını, onları yazan olarak sonraya kalmanın rüyalarını görmüşüz. Ayrıldığımız nokta yetenek, disiplin, devamlılık vs. olabilir ama yazarak kalma isteği aynıymış. Buna inanmayı bırakın bir kenara, okumak bile iyi geldi.

Sonraki bölümlerden birinde de babası ile olan ilişkisini bir müzik anlatısı içinden, klasik müzikteki çeşitleme türü üzerinden anlattı. Babasını bir insan olarak anlayabildiğinde ve kendi hayatında babasının anlamını yerli yerine yerleştirdiğinde, adam ona cevap veremese bile henüz nefes alabildiği ve hayatta olduğu için kendisine özendim. Babasız bir babalı olarak, kendisini anlamak için her zaman kendi ördüğüm bir kızgınlık ve öfke duvarını aşmam gerektiğini düşündüm. O, babasıyla sessiz bir vedalaşmayı yaşarken ben hiçbir zaman paylaşamadıklarımızı düşündüm.

Bir bilgelik örtüsünün altında, eserin de üzerinde bir yere konumlanıyor Milan Kundera. Kendi kurduğu anlatısının orasından burasından görünsün, bilginin kendine has gücünü kendi adına kullanmaktan çekinmeden sürekli fikrini belirtsin istiyor insan. Anlatıyı yeni olanaklara açarken, kullandığı kahramanlarını nasıl şekillendirdiğini de çekinmeden belirten bir bilge anlatsın istediği gibi içindekileri. Yazının içeriğini de, şeklini de istediği gibi eğip bükebilen bir ustalık bilgeliği bu çünkü. Okuyabildiği ve içindekilerden keyif alabilecek bir düzeye eriştiğinde, insanın kendisine şükran duyacağı bir ustalık.

Varlık – Mayıs’21

“İnsanlar arasında yaratılan biçim” konusunu bir örnekle daha yakına getirmek belki daha doğru olacaktır. Herhangi bir şeyin neliğinden söz edebilmemiz için onun bir biçim içinde sunulması gereklidir, aksi halde o bizim için hiçbir zaman bilinen bir şey (dolayısıyla “var olan bir şey”) olamayacaktır. Ancak insanın kendisini “ötekine” görünür (“öteki” tarafından bir şekilde kavranabilir, hissedilebilir) kılmak için yaratmak zorunda olduğu biçim de salt kendi tarafından değil, ama belirli bir durum içerisinde diğer insanlarla ortaklaşa ve o durumun gereğine göre yaratılır (dolayısıyla insanın kendi gerçeğini asla temsil edemez).

POPOLANMAK MI? BONBON ŞEKERLENMEK DE NEYİN NESİ?

AĞZINDA TAZE BİR BAHAR DALI TUTMUŞ DİLENCİNİN PENCERENİN ÖNÜNDE İŞİ NE?

Songül Öztürk – Ayşegül Selamoğlu – Osman Fırat Baş

Varlık – Nisan’21

[S]ona ermek yaptığınız bir şeydir.Size olan bir şey değildir. Sona erişinizi üstlenmeniz, projenin bu olduğunu bilmeniz gerekir. Buna dair temel bir anlayışa sahip olmanız gerekir. Peki bu anlayışa nasıl ulaşırsınız? Annenin yaptığı gibi yaşamınız sırasında başkalarının ölümlerine yeterince yakın olursunuz. Böylece insana dair hiçbir şey artık sizin için yabancı olmaz. İşte böyle insan olursunuz. Başarılı olarak değil. İnsana dair olasılıklar yelpazesinin tamamına aşina olarak. Vahim olanlar da dahil, istenmeyen, aranmayan, karanlık olanlar da. Bunlar size yabancıysa, bir parçası evinize uğradığında hiç olmaması gereken bir şey gibi görünecektir.

[Y]asam kelimesi her şeyi kapsar. Yaşam değilmiş, yaşamın zıddıymış gibi görünen şeyleri dahi içerir. Ölüm gibi.

Stephen Jenkinson – Bilge Öl

Röportaj: Başak Kutlu Atay

Varlık – Mart’21

[B]ence pandemi sürecinin sanat ile olan ilişkimize en büyük etkisi, bir sanat eserini yerinde görmekten, o eserin üzerine düşünmekten, belki sonrasında dışarıda bir çay-kahve içmekten, bir kitapçıya uğrayıp o deneyimin izini sürmekten toplu olarak men edilmiş olmamızdır. Müze, galeri, sinema, tiyatro ve kitapçıların kapalı olması ya da sokakta yapılan performansların durması sadece tekil olarak bir eseri deneyimlememizi değil, bu deneyimi de kapsayan bir dizi pratiğimizi de engelledi. Yani pandemi sürecinde sanat izleyicisi sanatla ilişkilenme biçimlerini, ritüellerini, hatta tabiri caizse kendi sanatsal aura’sını kaybetti.

Kültür ve sanatın hayatımızda kapladığı önemli alan tam da bu kriz anlarında daha çok ortaya çıkıyor. Bas seslerin bir besteden çıkarılmasından sonra geride oluşan boşluk gibi sanatsal deneyim de gündelik hayattan çekildiğinde daha belirgin hale geliyor.

Pandemi ve Aurasını Kaybeden Sanat İzleyicisi

Erdem Çolak

Gabriel García Márquez – Anlatmak İçin Yaşamak

Yazmaya mecbur ve bu mecburiyeti daha çocukluğunda, Karayipli kemiklerinin iliğinde hisseden bir adamın hikayesi Anlatmak İçin Yaşamak. Ancak biz o kitabın adının, okumaya başladığımız ilk andan itibaren aslında Yazmak İçin Yaşamak olduğunu anlıyoruz. Márquez’in bu kitabında, dünyaya yazmak için fırlatılmış ruhani ve kusursuz bir yazı tanrısı ile yazabilmek için dünyevî çamurlar içinde ızdırap çekmiş ve çok çalışmış bir adamın iki kimliğini buluruz. Gabo, hiç de bizim düşündüğümüz gibi bir gün daktilosunun başına oturmuş ve bir kağıdı makinenin rulosuna yerleştirerek kafasından uydurduğu Macondo’da yaşayan çılgın bir ailenin uzun sürmüş yalnızlığını anlatan Nobel ödüllü adam değildir. O, geçirdiği ilk çocukluk yıllarının ardından elle tutulur ve keskin bir yoksulluğun içinde adeta bir içgüdü ile hissettiği yazarlık duygusunu uzun sürmüş mücadelesinin sonunda gerçekleştirmiş biridir. Biz kitapta genç bir adamın can yakan sefaletini okurken, içindeki edebiyat tutkusunun sönmeyen ateşini de adeta tenimizde hissederiz.

Bir kere, böylesi büyük yazarlar, mesela benim gibi yazma heveslisi amatör insanların içinden gelen ve işte kendilerininkiyle neredeyse aynı olan o yazma dürtüsünü acımasızca yok ediyorlar. Çünkü o şehvetle süslenmiş dürtü, kendilerinde adeta tanrısal bir dokunuşla, yetenekle destekleniyor. Anılarını okurken anlıyorsunuz ki eğer Márquez yazmasaydı bütün dünya Buendia ailesine özgü bir kalabalık ve soğuk bir yalnızlığı yaşayabilirdi. Ya da büyük yazarların yazmadığı bir dünya düşünün; okumasaydık çıldırabilirdik.

Albay dedesi ve ninesinin himayesinde büyüdüğü, romanlarında bahsettiği bütün o renkli olayların zihninde küçük fikirler olarak parıldadığı Aracataca’daki evi satmak için annesiyle beraber çıktıkları yolculukla başlar kitap. Eski bir nehir teknesiyle başlayan yolculuk, hemen romanlarının havasını hatırlatır. Yaprak Fırtınası’nda, Yüzyıllık Yalnızlık’ta okuduğumuz, hayalî Macondo kasabasının da nereden filizlendiğini, orada bahsedilen insanların, evlerin, bunaltan sıcağın, bir şekilde gerçekleşmiş ama ancak bir büyünün yardımıyla anlatıldığında gerçeğe dönüşebilen olayların, muz plantasyonlarının ve Karayip insanının garip sıcaklığının, Márquez’in dehasında daha küçücük bir çocukken nasıl yeşerdiğini görürüz. Öyle ki, bazen düşünürsünüz; acaba okuduklarımın ne kadarı gerçek bir anı? O şüphe anlarında işte parlar deha, gerçekle büyünün kalın sandığımız çizgisi usta yazarın satırlarında incelir.

Kendine özgü kadınların belki de en kendine özgüsü olan annesi ile geçmişine doğru çıktığı bu yolculuk, hatıralarla, anımsanan acı tatlı olaylarla dolu olsa da kendisi için bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu sadece kendisi için değil, içinde edebiyat denen ateşin kıvılcımları saçılan herkes için de bir dönüm noktasıdır. Çünkü geriye döndüğünde ilk romanını yazmaya karar verir ve daha da önemlisi bundan sonra yazdıklarının omurgasını, büyürken yaşadığı yerler ve orada yaşananlar, kendisine anlatılan masallar, anılar, gerçekleştiğinden kimsenin emin olmadığı ama yaşandığına inanılan olaylar oluşturacaktır.

Sonrasında da müthiş bir anlatım temposuyla, Kolombiya’nın iç savaşlarla, muhafazakâr ve liberaller arasındaki kanlı savaşlar tarihiyle, içinde bulunduğu edebiyat ortamının renkleriyle, çıkarmak için çok uğraştıkları edebî dergiler, öğrencilik hayatının zorlukları, yazarlığıyla destekleyerek geliştirdiği gazeteciliği, kadınlarla ilişkileri ve en önemlisi, merkezinde her zaman yazmanın olduğu bir hayat kesitini okuma şansı buluruz. Gerçek bir şanstır bu, çünkü bütün o muhteşem kitapların yazarı kendi anılarını yazarken de satırlarının arasında anlatım yeteneğindeki kendine özgü ustalığını sergiler. Bütün romanlarında yaşadığımız o teselli edilemez hain tatmin, anılarıyla da çevremizi kuşatır.

İçinde bulunduğu edebiyat çevresi çok renklidir Gabo’nun. Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında anlattıklarına şaşılacak benzerliğiyle dikkat çeken bu çevreler kahve ve meyhane toplantılarında okunan şiirler, yapılan söyleşiler ve çıkartılan sayısız edebiyat dergisiyle pek hareketlidir. Edebiyat, Kolombiya’da da dergilerle ve onlara can vermek için çırpınan edebiyat severlerle nefes alır.Sömürge dönemiyle İspanya’dan gelmiş klasik şiire açılan yenilikçi savaş tıpkı bizde yaşanan hececilerle garip arasındaki çetin mücadeleye benzer. Márquez’in en yakınında bulunan arkadaşlarından oluşan çekirdek kadroyla yaşadığı anılar, ancak okunarak ulaşılabilecek bir keyfi saklar içinde.

Bütün çocukluğu boyunca bir para sıkıntısı vardır çevresinde ancak Aracataca’daki evden taşınıp babasının bilmem kaçıncı eczanesini açmak için şehir degiştirdiklerinde bu sıkıntı elle tutulur bir halde on bir kardeşiyle birlikte tüm ailesinin peşini hiç bırakmaz. Şaşırtıcı derecede gerçek, acımasız ve neredeyse açlık sınırında bir fakirliktir bu. Ancak yazma, okuma isteği ve edebiyat tutkusu bütün dünyevi ihtiyaçlarından önde ve önemlidir. Çalışmak, yazmak ve edebiyat yapmak için Hukuk Fakültesini bırakır üçüncü sınıfta. Gabo, yetmiş yaşında yazdığı anılarında, örneğin yirmi bir yaşındayken şehirde meydana gelen bir önemli olay sırasında, ya da diğer bir deyişle dünya yıkılırken köşesine çekilip okuduğu yazarın ismini ve hangi kitabını okuduğundan bahseder. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerinde bir okur olarak buluşmak ve sadece böyle ortaklaşmak bile ne keyiflidir ustayla. Ayrıca müziğe yeteneği derindir ve gençken çalıp söylediği Karayiplerin kendine özgü müziğinden çok zaman sonra klasik müzik konusunda da kendini geliştirmiştir.

Kitapta çok etkileyici bölümlerden biri 9 Nisan 1948 tarihinde muhalif bir liderin uğradığı suikastla alevlenen olayların anlatıldığı bölümdür ve gerçekten Bogota sokaklarında isyancı halkın arasında askerin yaylım ateşinden kaçmak icin ara sokaklarda koşar, yağmalanan dükkanları ateşe veren kalabalığa karışırsınız. Sonradan sıkı dost olacakları Fidel Castro bir öğrenci olarak Kolombiya’yı ziyarete gelen bir heyettedir şans eseri ve aniden karşınıza çıkar. Márquez’in kendine özgü gazeteciliği yazarlığından beslendiği için özeldir ve en çok bu sayfalarda kendini hissettirir. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı gerçeklik ustura keskinliğinde hissedilir.

Hakkında yazmayı hiçbir zaman bitiremeyeceğim bir kitap Anlatmak İçin Yaşamak. Okuduğum İçin teşekkür ederim kendime. Her satırında parıltıyla akseden bir özel ruhun hayatının bir parçasında kendini var etme savaşını yanından, en yakınından izlemenin keyfi, okumanın kendisinin bile değerini yükseltiyor. İnsan, Márquez okuyabildiği için bile övünebilir kendiyle. Edebiyat ise onun tüm yaşamından taşanlarla daha da renklenir.

F. Scott Fitzgerald – Muhteşem Gatsby

Amerikan rüyası dediğimiz yaldızlı kağıdı tırnağınızın ucuyla birazcık kazıdığınızda karşılaşacağınız manzaranın romanıdır Muhteşem Gatsby. Bugün insanlığın toplu halde görebileceği söylenen en büyük rüyanın, Amerikan rüyasının doğumuna, caz çağı da denen 1920’li yılların New York’una gideriz eserde. Saplantı halini almış şiddetli bir aşk hikayesi ile  üzeri örtülen, gösteriş, ihtiras, iki yüzlülük ve suç dünyasının tanığı oluruz.

Yazar Fitzgerald, eserleri ve yaşama şekliyle caz çağını ve rüyayı ateşleyen kişi olarak gösteriliyor. Nitekim çalkantılarla geçen ömrü kırk dört yaşındayken bir kalp kriziyle sona eriyor. Diğer yandan Muhteşem Gatsby’nin yüz yıldır okunan bir kitap olması için sadece beş yıl kaldı ve artık yayınlanması için telif ödenmesi gerekmiyor. Ama bu, aşkı için göze aldıklarıyla hayatı pahasına kumar oynayan bir adamın hikayesinin eskidiği anlamına gelmez. Aksine, dünya rengarenk ambalaj kâğıtlarının altında birbirine benzeyen çarpık yaşantıların süslü sahnesi olmaya devam ediyor.

Kitap yolculuklarından sonra o eserlerden uyarlanmış filmleri izlemek daha keyiflidir ama bu kez Baz Luhrmann’ın senaryosunu yazıp yönettiği ve Leonardo di Caprio’nun Jay Gatsby rolünde göz doldurduğu film yönlendirdi beni bu kitaba. Şampanyanın su gibi aktığı, caz orkestrasının en yeni melodileriyle coşturduğu çılgın kalabalığın sabahlara kadar eğlendiği parti sahneleri çok başarılıydı. Aşık rolünde başarılı Caprio, nasıl sahip olunduğu bilinmeyen zenginlik ve ancak parayla sahip olunabilecek muhteşem görünen bir hayat.

Film, hoş vakitler için yardımcı bir melodrama dönüşüp biter ama biz o prodüksiyonun da Amerikan rüyasının bir parçası olduğunu, o rüyanın sürmesi için çekildiğini kitabı okuduktan sonra daha iyi anlarız. Şunu da belirtmeliyim ki, kitabı bir klasik okuyormuş hissiyatına girmeden de, filmden aldığınız o uçucu duyguyla okuyabilirsiniz. Zaten Amerikan Rüyası denen yaldızlı kap kâğıdı kolay kazınmaz mı? Gatsby’nin kısa ömrü, bütün o renkli, zengin ve gizemli aurasına rağmen bir suç şebekesinin gizemini barındırmaz mı?

Ancak yine de Muhteşem Gatsby romanı bir klasiktir ve bir Amerikan klasiğidir. O kültür yerleşirken, harcını karanlardan biri tarafından yazılmıştır. Eğri olabilir, yanlış olabilir, dünyanın büyük bir kısmı için rüyanın sürmesi kâbusa dönüşmüş olabilir. Ancak rüya devam ediyor. Ben, sonunda barış perisi General Caster’ın kızıl derililer tarafından suçsuz yere öldürüldüğü bir film izleyip kendisi için çok üzülen insanım bir eski tarihte. Rüya öyle güzel anlatılmış ki sayfalar boyu, gangster bir adamın takıntılı aşkı için kendini bitirmesine üzüldüm bu kez de.

Herkesi kendi rüyasında bırakmak daha doğru olacaksa beni de kitaba dair bir takım ayrıntılarda bırakmak yerinde olur. Mesela çevirmenin açıklayıcı dip notları çok faydalı olmasının yanında, yazarın beslendiği kaynakların derinliğine de ışık tutuyor. Mimariden, tarihe, müzikten siyasete az sayıda dip not eserin rengini arttırıyor. Ancak Remzi Kitabevi baskısının 66. sayfasında geçen ‘” İnşallah çıkmaz,” dedi’ cümlesi bir çapak olarak da gözüme takıldı. Zaman zaman anlatıma müthiş bir parıltı katan ifadeler ise hem yazarın büyüklüğünü hem de çevirmenin başarısını gösteriyor. Mecbur adamı görüyoruz bazen Gatsby’nin kişiliğinde, bütün insanlığın içinde bulunan tutkuyu, aç gözlülüğü, kararlılığı.

Gözü kararmış bütün kahramanlar gibi, kontrolünü kaybetmesine neden olan tutkusu yüzünden Gatsby nasıl olsa çok geçmeden ölür ya da ölmekten beter olurdu. Çünkü tüm rüyalar kişiseldir ve koca bir ülke bile aynı rüyayı görse bir gün mutlaka uyanır.

Varlık – Şubat’21

Julio Cortázar, yanıtların bilim ve felsefenin spesifik amacı olduğunu, edebiyatın ise sorular sormak, endişelendirmek, gerçeğin yeni perspektiflerine ulaşmak için var olduğunu söyler ve ister okur ister yazar olalım edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen de ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini belirtir. Yazılanlar kadar yazılmayanlardan, söylenenler kadar sezdirilenlerden de oluşur bir metin, zira yazarın zihnindeki örüntüler dile dönüştüğünde çoğunlukla ton kaybeder. Kimi zaman zihindeki geometri dilde muğlak, puslu ifadelere dönüşürken kimi zaman da dilde karşılaşılan kesinlikler zihindeki birikim ağlarını, referans köklerini kaynaştırır, belirsizleştirir. Yaratıcı tını metne, yazıya evrilirken farklı kimliklere/rollere bürünen/bölünen kaygılar, korkular, öfkeler, sitemler, arzular, oluşlar, olamayışlar çarpışır durur. Entelektüel oyun alanı zihinsel uzamın sahnesine dönüşür.

Ayhan Koç Metinlerinde Entelektüel Oyun Alanı

Hande Balkız

Salâh Birsel – Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu

Üç tane edebiyat dergisi takip ettim şimdiye kadar. Günümüzde yayınlanan Ot, Kafa, Bavul gibi dergilerin atası sayılabilecek k dergisi, doyurucu bilgilerle, ayrıntılar ya da derin analizlerle konuyu işlemek yerine, yazarın ya da eserin anlatıldığı, basit okunan, yüzeysel yazılardan oluşan popüler bir dergiydi. Benim karşılaştığım türünün ilk örneğiydi, uzun süre takip ettim. Bir gazetede çıkacağını duyarak almaya başladığım Özgür Edebiyat ise otuz altı sayı boyunca, edebiyat dergiciliğini tanıdığım, birbirinden değerli romancılar, şairler, eleştirmenler okuduğum ve ilk sayısından son sayısına kadar takip edebildiğim bir dergi oldu. Elimde tuttuğum baskının, son sayı olduğunu küçük bir şok ile derginin son yazısında öğrenmiş ve üzülmüştüm. İnsan, süreli yayınlara da alışıyor ve arıyor, bekliyor. Değişen zaman karşısında sanki nefes alarak dergiler ve içindeki düşünceler de değişiyor. Şimdi kitaplığımda basılmış bütün Özgür Edebiyat’lardan birer tane var, bende de böyle bir kitaplık sahipliğinin küçük bir hazzı. Devam eden tutkum ise, on yılı geçmiş bir süredir Varlık Dergisi. Fazla söze gerek yok, kendine özgü bir eğitim sistemine gönüllü olmak gibi, ülkenin en uzun süreli yayınını takip etmek. Ne kadar kalın ve köklü bir tarihe sahip olsa da Varlık, Enver Ercan’ın zamansız ölümüyle ister istemez bir değişim sürecine maruz kalıp kendini zamanın ruhuna, yeni yayın yönetmeni marifetiyle ayarlamak durumunda kalıyor.

Ancak konumuz salt edebiyat dergiciliği değil elbet; dolaylı olarak değineceğiz bu renkli konuya. Birkaç ay önce yine Varlık dergisinde okuduğum, Salâh Birsel üzerine damağımda kalan lezzetin oluşturduğu merakla listeme giren; Salâh Bey Tarihi’nin ikinci kitabı olan Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu yazısıdır konu burada. Ayrıca kitabın ikinci bölümünden itibaren, edebiyat ve düşünce tarihimizin büyük isimleri eski Beyoğlu’nun meşhur kahvelerinde boy göstermeye başladıkça kitap öyle bir keyif vermeye başlamıştır ki, Serkan Bey serideki diğer kitapları da gözüne kestirip listesine eklemiştir.

Okuduğu son yazarın tavrına, becerebildiği kadarıyla biçemine öykünmeyi marifet sayan Serkan Bey, bu yazısında Salâh Birsel’den ödünç alır bu ifadeyi. Çünkü yazar kitap boyunca kendisinden bir üçüncü kişi olarak hep Salâh Bey diye bahseder. Bahsedilen olayların çoğunda da ya merkezde ya da tanıklığıyla aynı üçüncü kişidir, yazardan ayrı. Dilinde argoya yaklaşan bir tavır vardır ama bu hiç rahatsız etmediği gibi bir samimiyet de katar anlatılanlara. Çeşitli yazar çapkınlıklarına konu olarak satırlar arasında görünüp kaybolan kadınlar için zaman zaman kullanılan dil ise bugün artık dile getirilmesi hoş görülmeyecek ifadeler içerebilmektedir, okuduğunuz açıya bağlı olarak.

Başlangıçta Beyoğlu’nu, orada hayatın akışına bir zaman katılmış lokanta, kahve, pastane, bahçe, han gibi mekânların tarihini inceleyecekmişiz gibi görünürken aslında yavaş yavaş Türk yayıncılığının ve o yayıncılık dünyası içinde kendine yer bulabilmiş, edebiyat tarihimizde küçük veya büyük bir parlama yapmış insanları, edebiyatçıları izleriz. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Kudret Aksal, Behçet Necatigil, Nurullah Ataç, Bedri Rahmi Eyüboğlu,  Abidin Dino, Attila İlhan, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Orhan Veli, İlhan Berk, bir şekilde eseriyle tanış olup anlatıda Serkan’ın karşılaştıklarından bazılarıdır. İsmini duyduğu halde hiçbir eserini okumadığı isimler bunlardan daha fazladır ve Serkan Bey’in ismini dahi duymadıklarının da hatırı sayılır bir yekûnu vardır.

Karakterleriyle rengârenk bütün bu edebiyat tutkunları hatta bazen Türkiye felsefe tarihinde de isim yapmış felsefeciler Lebon, Nisuaz ve Baylan pastanelerinde günün değişik saatlerinde boy gösterirler. Kimisi, şiirlerini okur, kimisi düşünce akımlarından dem vurur, kimisi gönül işlerini yoluna koyarken kimisi bunların hepsini yapabilir. Edebiyatçıdır bunlar, neler vardır terekelerinde zaman zaman ortalığa saçılan. Salâh Birsel’in muazzam hafızası ve kendine özgü anlatım yeteneğiyle 30, 40 ve 50’li yıllarda o mekânlarda edebiyat takımının yaşadıklarını ve yayın dünyasına etkilerini takip ederiz.

Ancak bütün o hengâme içinde merkeze alabileceğimiz esas mesele şiirimizdeki eski ve yeni tartışmasıdır. Eski şiirdeki ölçüyü ve sanatçının kendini konumladığı halktan kopuk durumunu kıyasıya eleştiren 1940 neslinin mücadelesidir asıl anlatılan. Gerçekten de, o yıllar özellikle şiirde aruz, hece gibi katı ölçü kurallarına uyularak yazılan şiirin artık geçmişte kalması ve sanatçının fildişi kulesinden ayrılarak halkın arasında kendine yer edinmesi gerekliliğini ortaya koyan genç ve yaratıcı bir kuşak vardır. Bunlar sözlerini esirgemezler ve kurdukları genellikle kısa süreli dergilerde bu düşüncelerini dile getirirler. İşte biz bütün o yıllar boyunca isimleri ve tarihî cadde üzerinde değişen yerleriyle o güzel insanların takıldıkları kahveleri, lokantaları, sinemaları, pastaneleri gezeriz. Kimlerin açtığını, kimlerin çalıştığını, öğlenden akşama kadar ne yenilebileceğini, akşamdan gece yarısına ne içileceğini, sonrasında ise kalkan Galata köprüsü ya da kaçırılan son vapur yüzünden kimde kalınacağını, nerede sabahlanılacağını da bir keyifli anlatı içinde dinler, sanki oradaymışız, yaşananlar arkadaşlarımızın başına gelmiş gibi deneyimleriz.

Sait Faik’in fırtınalı aşkının peşinde yaşadıkları, Sabahattin Kudret’in çapkınlıkları, Orhan Veli’nin manifestosu ile ilgili bilinmeyenler, Attila İlhan’ın karizmasıyla çevresinde bir kaptan gibi topladığı tayfası, birkaç sayı dayanabilen dergilerle bir araya gelip dağılan takımlar ve daha birçok renkli kişilik, daha da renkli yaşantı kesitleri ile bir hayal beldesi gibi geçmişte kalmış, geçmişin Beyoğlu’sundan neşeli, muzip el sallarlar. Çoğunlukla keyiflensek de üzücü ve acı yüklü hatıralar da barınır o geçmişte. Örneğin çok genç yaşta, memleketimiz Zonguldak’tan edebiyat ve şiir sevdasıyla İstanbul’a gelip birbirlerine çok yakın zamanlarda ölen, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, tıpkı yaşamları gibi kısa süreliğine konuk olurlar kitaba.

Başkaları da vardır elbet ama Varlık dergisinde Haydar Ergülen, kendine has üslûbuyla anlatır böyle hikayeler, keyiflidir izlemesi. Yayın dünyasının içinde yaşananlar edebiyat dünyasına malzeme de sağlar bu bakımdan, iyi anlatıldığında tadına doyulmaz yazılar çıkar ortaya. Ancak Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu anladığım kadarıyla o yazıların atası, türündeki belki ilk örnek olarak, lezzetine ortak olabilecek başka bir eser yaklaştırmadan yanına eşsiz yerini korur.

Anlatı türüne yakın bir eserdir Bay Serkan’ın bu kitapta okuduğu. İçinde derin bir tarihsel araştırmanın sunabileceği, görmüş geçirmişliğin verebileceği bilgi, ancak seviliyor olmanın sağlayabileceği bir ilişkiler ağı vardır. Bütün bunları, sürükleyip götüren bir dilin içinden ince ince ayrıntılandırarak yansıtmak da daha fazla okunmayı hak eden Salâh Birsel gibi yazarların şairlerin işidir ancak.

Herman Melville – Kâtip Bartleby

Pazar sabahının erken saatleri. Demlenmekte olan kahvenin kokusu, günü henüz aymamış diğer ev sakinlerinin ancak rüyalarında bir hoşluk yaratabilir, o da belki.

Oysa ben o taze kahveyi yudumlarken birazdan, haftanın en sessiz ve yalnız saatlerini yeni bir kitaba başlayıp, belki de kimse uyanmadan bitireceğim. Küçük bir öykü bu. Ünlü Moby Dick yazarının elli sayfalık bir hikayesi. Bir metni bütünlüğünü bozmadan, ritmini aksatmadan, aralıksız okuyup bitirdiğimizde bir bütünlük yaşarız zihnimizde, eserle ilgili. Kesintisiz keyfin yanında konudan hiç uzaklaşmadan, günün hayhuyuna bulaşmadan son sayfayı çevirebilmek ender gerçekleşir ve değerlidir.

Ancak hacim olarak küçükse de, bıraktığı etki büyük olan değerli kitaplardan biriymiş Kâtip Bartleby. Bir okuma ambiyansı ile Pazar sabahının keyifli geçmesini sağladıysa da, zihinsel koşturmacası bitmek bilmedi.

Daha önce sadece bir kitabını okuyup, onu da beğendiğim bir yazar olarak Hamdi Koç’un çevirisi benim için kitabın etkisini arttıran en büyük etken oldu. Klasik eserlerin edindikleri o yüksek mertebeye ulaşmalarında, çevrildikleri dilde de rahatlıkla ve sevilerek okunmaları gerektiğini düşünüyorum. Çıktığı dilin kültürüne hapis bir eser ancak ulusal sınırlar içerisinde başarılı olabilecektir. Ancak başarılı bir çeviri, eserin yazıldığı kültürün yanında, çevrildiği dilin anlam dünyasına da hitap etmelidir. Katip Bartleby çevirisi, romanı sanki evrensel anlatım olanağına sahip bir dil içerisinden yansıtır gibiydi; tertemiz.

Kitap ve konu hakkında küçük bir araştırma yapınca çok büyük bir sonuç yığınına ulaşıyorsunuz. Öyle ki, insanlar bir görüş belirtme ihtiyacı hissedip kısa veya uzun bir çok yazı yazmışlar Kâtip Bartleby hakkında. Özellikle iki konu, okurlarında bıraktığı etki bakımından diğerlerinin arasından belirgin olarak sıyrılıyor. Sivil itaatsizliğin edebiyatta ilk örneğini sergilediği ve kapitalizmin Amerikan topraklarındaki başlangıç adımlarının anlatıldığına dair yorumlar en dikkat çekenleri. Açıkçası , yorumları okudukça bu etkileyici hikâyede anlatılmış olabilecek pek çok konunun aklıma gelmemiş olduğunu, okurken pek çok yorumda bahsedilen ayrıntının dikkatimi çekmediğini fark ettim.

Yazının burasında hikayenin kendisinden bahsetmek gerekir elbette. Henüz okumadıysanız ve bir tercih hakkım olsaydı, siz kitabı okuduktan sonra bu satırlarda buluşmayı isterdim. Yani spoiler: Wall Street’te bir hukuk bürosunda kâtip olarak işe başlayan Bartleby, önceleri sadece anlaştığı iş dışında kendisinden istenen hiç bir şeyi yapmazken, kısa bir süre sonra işi de dahil hiç bir şey yapmamaya başlar ve bunu, alameti farikası haline gelen “yapmamayı tercih ederim” cümlesi ile ifade eder. İlerleyen sayfalarda iç yakan yalnızlığı, kesif sefaleti ve büyük direnciyle kendi karar verdiği hayatının sonuna kararlı şekilde yürür. Bizler onun bükülmez duruşuna, itaatsizliğinin kemikleşen boyutuna anlam vermeye çalışırken, Bartleby’nin ölümünden birkaç ay sonra anlatıcının kulağına çalınan kesinliği tartışmalı bir bilgiyle karşılaşırız. Bartleby, ölmüş insanlara ulaşamamış mektupların imha edildiği bir büroda çalışmıştır. Orada karşılaştığı, içeriğine tanık olduğu, çok beklenen, sonsuz umutla bağlanılan ama ölmeden önce okunamayan o mektuplar mıdır Bartleby’yi ve içindeki yaşamı solduran?

Karşılaştığım pek çok yorumda okuduklarım, o Pazar sabahı Kâtip Bartleby’yi okurken dikkatimi çekenlerden farklıydı. Kafka’nın Dönüşüm romanını Ahmet Oktay’ın harika ön ve sonsözünden sonra ancak anlayabildiğimi söylemeliyim. Kâtip Bartleby’yi de konuya hakim bir otoriteden dinleyerek, gözümden kaçması muhtemel büyük mesajlı kısımlarını daha iyi anlayabilirim belki. Ancak o zamana kadar, yorumlarda karşılaştığım ağırlıklı eğilime şöyle karşılık verebilirim: kâtibin karakterinde karşılaştığımız direnç, bana göre tamamen kişiseldi. Arka planında, tarihsel sürecin o dönemdeki akışından oluşan toplumsal olaylar, bu inatçı adamın yapmamayı tercih etmesinin sebebi olarak yeterli ağırlıkta değiller metin içinde. Wall Street’te bir hukuk bürosunda çalışıp patronunun isteklerini yerine getirmemeyi tercih eden birisi, bunu elbette bir sivil itaatsizlik eylemi olarak gerçekleştirebilir. Ancak bizim katibimizin böyle bir siyasi çıkışlı veya toplumsal tabanlı bir eylemi uyguladığını gösteren bir işaret yoktur. Katip Bartleby, eğer Melville yakınında bulunan bir kaç kişiye asıl anlatmak istediğinin ne olduğunu söylemediyse ve bu sır onunla birlikte toprak olduysa, asla öğrenemeyeceğimiz bir nedenden dolayı kendini kapatmıştı. Kimsesiz mektuplar bürosu varsayımı; anlatıcının, kulaktan dolma ve olanlara bir anlam yüklemek amacıyla önce kendine, sonra da bizlere yardımıdır. Bana göre Herman Melville bu hikayeyi duydu ve hikayenin kendisine bir edebiyat eseri olarak inandı. Müthiş gözlem yeteneği ve bu yeteneğin bugün bizleri keyifle besleyen unsuru olan yazıya aktarma becerisi ile kağıda döktü. Bartleby’nin eylemi, ancak Melville’in fazlalıksız ve gerçekçi anlatımıyla bir değer buldu.

Artık başlayabilirim okurken tuttuğum notlardan oluşan zihinsel çağrışımlara. Katip Bartleby’den ödünç alıp biraz değiştirerek söylersem; ben kitabın baş karakteri olarak, olayları bize aktaran avukatı görmeyi tercih ediyorum; yazının bu kısmından sonra. Onun karakteri, Bartleby direnişe başladıktan ve işi daha da ileriye götürdükten sonra gözlerimizin önüne serilir. Birkaç hafta önce işe aldığı birisi, karşısında gizemli bir duvara dönüşürken avukat kendisiyle çetin bir mücadeleye başlar. Güçlü bir direnişe sert bir karşılık vermemek, kabalaşmadan, kırıcı olmadan, hiç değilse patron olduğunu hatırına getirmeden, konuyla bir iç hesaplaşma çıkmazıyla uğraşmak zordur ama bunu bir yere kadar başarır. Bir yandan katibi tanımaya, onu bu kararlı direnişe iten nedenleri merak etmeye başlarken, kendi zayıflıklarını da görür. Yaşadığı ikilem elle tutulur bir duruma geldikten ve kişisel hayatı bu durumdan etkilenmeye başladıktan sonra aldığı kararla belki de katibin hayatında çok önemli bir değişikliğe neden olur. Avukat olayları bize anlatırken kendini tanır ve onun kendi iç yolculuğu bizler için Bartleby’yi parlatır.

Amerikalı bir yazar okuduğumda belirgin bir Amerikan edebiyatı tadı almak istediğimi fark ettim. Bu tadın içinde, insan, coğrafya ve hayata sinmiş bir kültür olmasını bekliyorum. O Amerikan tadını özellikle Faulkner’da belirgin bir şekilde, Beat kuşağının bir kısmında ve hatta Nabokov’un Lolita’sında da buldum. Şimdi bu ikinci Melville eserinden sonra görülüyor ki, Moby Dick psikolojiye dair derinliğiyle, salt bir Amerikan romanı değildi. O büyük eser, Ahab’ın kişiliğinde bütün dünyayı karşısına almış mecbur insanın anlatılışıyla, bir ulusun sınırlarıyla çevrelenemeyecek evrensel bir bakışı yansıtıyordu. İşte Katip Bartelby, yazarı Amerikan edebiyatının kurucularından biri olarak gösterilse de bende bir Avrupa klasiği okuduğum hissi uyandırdı. Kahramanın ruhundaki fırtınalara tanık olamasak da bir hikaye hacmindeki kısa anlatımın düşündürdükleri, evrensel bir insana işaret etti benim için. Diğer karakterlerin eserde sağlam birer tip olarak yer almaları da başka bir ustalık göstergesiydi. Sanıyorum bu yüzden klasik olmayı başarabilmiş ve içinde, bakıldığı her yönden ışıldamasını sağlayan bir hikaye bırakmıştır bu eser.