Marcel Proust – Albertine Kayıp

Kayıp Zamanın İzinde, edebiyat dünyasında nadide varlıklar diye bir bölüm bulunsaydı eğer -belki de bulunur böyle bir bölüm- o bölümün de en değerli parçalarından biri olurdu şüphesiz. Büyük eserin beşinci kitabı olan Mahpus’u okuyalı tam dört sene olmuş. Kitabın şaşırtan finalindeki, kahramanımızın bütün moral dünyasını alt üst eden o meşum sabah, artık yaşlanmaya başlamış hizmetçi Françoise her zamanki sakinliği ile odaya girip, Albertine’in gittiğini haber verdiğinde, aşığı kadar olmasa da ona yakın bir şaşkınlık yaşamış ve altıncı kitapta yazılanları merak etmeye başlamıştım.

İnsan ruhuna, belirli bir insan grubunun yaşamına, tarihe, estetiğe ve yaşamın içinde merkezden çevreye sürekli genişleyen milyonlarca ayrıntının önümde açıldığı büyük anlatının ilk kitabı olan Swann’ların Tarafı’nı da yedi yıl önce okumuşum. Kitaplar arasında bıraktığım bu uzun aralığı ben hazzı ertelemek olarak değerlendiriyorum. Marcel Proust’un edebiyatında verdiği neredeyse cismani ve hoş tadı yaşamıma yaymak, onun eserleriyle yakaladığım edebi duyguyu uzun yıllar yanımda taşımak istiyorum. Kitaplığınızın yanından geçerken bu değerli kitaplarla göz ucuyla bir temas kurduğunuzda, okurken aldığınız hazzı almak, her şeyi başlatan o madlen çikolatanın tadını dilinizin ucunda hissetmek, o hayali ve zengin dünyanın içinde canlı bir figür olarak gezinmek gibi bir duygu bu. Bu, üzerinde durulması gereken, insanın ancak kendi ruhunda tam ve eksiksiz bir varoluş hissiyle sezinleyebileceği, yazıya dökerken zorlanıp, neredeyse el yordamıyla anlatmaya çalışabileceği bir duygu. Hatta belki sadece edebiyatın yaratabileceği gizli bir akrabalığı işaretleyen, paylaşılabilen ortak hislerle anlaşılabilecek bir durum.

Edebiyat bir gerçekliktir. İnsan üzerinde bıraktığı etkinin elle tutulmasının imkansız olduğu bir gerçeklik. Yoksa bu kadar eser yazılabilir, o eserler üzerine şu kadar düşünce üretilebilir ve okur denen biz bağımlılar o harika yaratıların peşinde saatler boyu bir sessizlik girdabına kapılmış farklı dünyaları dolaşabilir miydik? Haz duygusunu nerede yaşıyorsak, içimizdeki edebiyat gerçekliğini de orada taşırız. Kendimizi dizayn ederiz onun karşısında. Alacağımız en yüksek haz etkisi için hazırlanırız. Sessiz bir köşe, birkaç saatlik yalnızlık sunacak bir zaman dilimi, yazarı ve eser hakkında araştırmalar ve okuduklarımızın, hayatımızda yapacağı küçük veya büyük değişikliklerin farkına varacak zihinsel fark. Okuduklarımızın güzelliklerden bahsetmesi gerekmez haz için, estetik bir anlatı en kötüyü bile edebi haz nesnesi haline getirebilir. Dünya roman tarihinin akışını değiştiren bu dev eser de edebi gerçekliğin, okurlarında zihinsel dünyasında vücut bulan cismidir. Kayıp Zamanın İzinde okumaya, neredeyse törensel bir motivasyon, özel ve nadiren ziyaretime gelen bir misafirimi karşılayacakmışım gibi bir özenle hazırlanırım. Bu ziyaretten keyif alacağım muhakkaktır ama misafiri memnun edebilecek miyimdir acaba?

Kayıp Zamanın İzinde, okumaya başladığımdan bu yana, onu okumadığım yani sadece kitaplığımda durduğu zamanlarda bile varlığıyla, parlak bir hare ile sarmalanmış ve kültürel bir hazine sandığı içinde korumam altındaymış hissi verir bana. Antropolojiye konu insan varlığının bir mirası olarak görürüm onu, yazın dünyasını nasıl değiştirdiği, anlatının olanağına nasıl köşe taşı olduğu ve edebiyatı taşıdığı nokta ile yarattığı sonuçlar çok değerlidir. Zaten üzerine yapılan araştırmaların boyutları korkunç büyüktür. O dev hakkında kalbimde, hislerim üzerinde bıraktığı hoş etkinin dışında, kuramsal bilgiye sahip olamadığıma hayıflanır, sınırlı yeteneğe sahip bir yazı çizi heveslisi olarak hakkında yazı yazma cesaretinden dolayı biraz utanırım.

Albertine Kayıp, insan ruhunda aşk ve kıskançlık duyguları ile ilgili ne kadar ayrıntı varsa sayfalarca anlatan, kahramanın ruh durumuna göre başa dönen, ileri atlayan, psikolojik sınırları zorlayan bir roman. Belki de uzun yıllar önce yaşadığım, şimdiki hayatımı şekillendiren ve kişiliğimi oluşturan büyük aşkın, bunca yıldan sonra bile aşk duygusunun kaçınılmaz sonucu olarak gördüğüm, zaman zaman o günlerin rüzgarına kapılıp, şimdi de aynı kırılganlıkla yaşadığım kıskançlık hissinin neredeyse elle tutulur gözle görülür tasvirini yapan sayfalar boyunca büyülenerek okumam bundandı romanı. Deli saçması bir saplantıya, kendime özgü, düşkünleştiren ve aşağılık bir bağımlılığa sahip olmadığımı, yaşadığım ve kendi kendimi düşürdüğüm ruhsal acı çemberinin kısır döngüsünde aslında yaşadığım duyguların bir gerçekliğinin olduğunu gösteren ortak duygulardı okuduklarım. Ruhsal inişler, ani çıkışlar, şeytanın aklına gelmeyecek sorularla ortaya çıkan anksiyete, arkasından gelen gevşeme, unutmaya kararlılık, devamlılık derken; hatırası canlı bir nesnenin ele geçirdiği zihin ve başa dönerek aşkın tüm hallerinin, kıskançlık duygularıyla yeniden harlanması. Orada okuduklarımla geçmişte yaşadıklarımı karşılaştırınca, Proust’a hayranlığım artıyor. Sadece bilgi yetmez anlatılanlara, yaşamak ve hissetmek de gerekir böylesi ayrıntılı duyguları. Peki ya anlatım gücü için, ya hafızanın gücü için ne diyeceğiz?

İşte, Albertine Kayıp kitabının büyük bir bölümünün hikayesi. Hislerine anlam vermeye çalışan bir adam, aklındaki bin bir soru ile terkedilişinin ardındaki gerçeği, sevdiğini düşündüğü kadının hayatındaki gölgeleri, ilişkilerinin karanlıkta kalmış ve açıklanmaya muhtaç bölgelerini aydınlatmaya çalışır kendi zihninde. Biz onunla birlikte, uzadıkça ayrıntıların da karmaşıklaşmaya başladığı bir düğümün içinde, birbirinden renkli kişilikler tanıyarak ve yüksek sosyete salonlarının ağır, yapmacık havasını soluyarak, zararsız entrikalara şahit, insan tekinin peşinde, aslında bütün insanlığın bıraktığı izin üzerinde geziniriz.

İkinci bölümden itibaren başrolü devralan Venedik’e ait kısa bölümleri daha çok sevdim. Çünkü Proust, insan ruhunun derinliklerinde kopan fırtınalar ve o fırtınaların yaşamına etkileri kadar, tarihe de, mimariye ve sanata da hakim. O gizemli şehirde kaldığı dönemde gezdiği yerler, şehrin dokusu, insanları, iyi edebiyat ile o kadar güzel harmanlanmış ki, orada yaşadığı sağalma size de yansıyor. Venedik biraz daha sürsün, kahramanımız kanallarda akan karanlık, yoğun suyun içinde ve gondoluyla gezerken şu kulenin, şu kilisenin, şu pazar yerinin atmosferini, güneşin batışındaki kızıllığın şehri nasıl teslim aldığını, şafağın genç kızların cildinde nasıl parladığını, insanların davranışlarındaki teklifsiz kendine özgülüğü biraz daha anlatsın istiyorsunuz.

Kitabın sayfaları kapandığında, numaralar verilmiş sayfalar iki kapak arasında tamamlanıp okuma faslı bittiğinde bile Kayıp Zamanın İzinde dolanmaya devam ediyorum. Kitap, kitaplığımdaki yerini aldıktan sonra da ağır ama kararlı iç enerjisiyle, barındırdığı yüksek edebi gücüyle sanki okunmaya devam ediyor. Sadece altını çizdiğim bölümleri yeniden okuduğumda, o birkaç aforizmatik satır için bile sayfalar boyu açıklama, felsefi ve psikolojik değerlendirme yapılabileceğini görüyorum. “Bütün vaktini yanlış bir takım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir” demiş; ” İnsanoğlu kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır”, ” En sıradan nesnelere bile bir büyü ve esrar kazandıran tek şey sanat değildir; nesnelerle aramızda mahrem bir ilişki yaratma gücüne ıstırap da sahiptir”, “… bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?” gibi içinde başka küçük kitaplar barındıran sözleri var sayfalar boyunca. Tüm duygularıyla kendine özgülüğünü, yalnızlığını yaşadığını zanneden insanın, büyük bir hızla akan insanlık nehrinden bir damla, belki küçücük bir dalga olduğunu gösteren düşünce parçaları. İnsanların yüz yıl öncesinden ses veren bu eseri neden hala araştırdıklarını, meraklılarının Proust ve dev eserini neden hala didik didik ederek, satır aralarında kalmış daha pek çok bilgiyi öğrenmeye çalıştığını anlayabiliyorum. Orada, küçücük halimizle en büyüğün bir parçası olduğumuz, büyük insanlık resminin tuvalinde bir fırça darbesi de olsak varlığımızla gerçekten bulunduğumuzu gösterdiği için bu eserin üzerine titreniyor. Bugün Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde sadece büyük anlatının bu altıncı kitabı için bile sayısız inceleme yayınlanmıştır . Kayıp Zamanın İzinde eserinin tamamı için bu incelemelerin niceliksel büyüklüğü ancak tahmin edilebilir. Niteliksel olarak ise bu başyapıtın dünyayı daha güzel bir hale getirdiği tartışılmaz. Sadece bir edebiyatçı değil, bir toplum önderi, sanat eleştirmeni, yüksek entelektüel olarak insanlığa, insanın kendi doğasının bilinmez derinliklerinden seslenebiliyor Marcel Proust.

İnce ruhunu sezinleyeceğiniz ilk satırlara kadar sabredebilir, yazardaki estetik kaygısını, anımsama ve yaratım gücünü hissedebilirseniz önünüzde bir kitap değil, yeni ve güzel bir dünya açılır.

Varlık – Temmuz’21

Walter Benjamin, “Şayet psikanaliz bizi bilinçdışı dürtülerle tanıştırdıysa sinema da bizi optik bilinçdışıyla tanıştırmıştır,” diyerek sinemayı tartışırken psikanalizin diline başvurmuştu. 1970’lerde ise sinema kuramcıları Lacan’ın ayna evresinden etkilenirler. Psikanalitik çerçeveden bakan ilk dönem sinema kuramcıları Althusser tarafından siyasallaştırılmış ayna evresini çok önemserler. Sinema mite, büyüye, rüyaya giden kapıları açmış; insanın saf, seküler ve rasyonel bir varoluşa hiçbir zaman sahip olamayacağını, insanın imgesel ihtiyaçlarını tanımak gereğini göstermiştir. Bu yüzden sinema bir arşiv değil, olsa olsa ‘ruhların arşividir”.

Sinemacılar planları birbirine eklemleye başladığı anda sinema kendisini iki imkân arasında gidip gelirken bulur: Gösterge mi, duyum mu? Sinema teorisyenleri sinemayı; göstergelerin gücü, duyumların mutlaklığı, montajın etkisi ve yakın planların şoku üzerinden okumaya başlarlar. Yakın plan, fobiyi ve fetişizmi sembolize eden nesneler sunar. Yakın planda çekilen bir hamam böceği toplu planda çekilen yüz filden daha etkilidir. Bunun yanında bu yeni gerçekçilik karşısında bütünüyle özgür bir göz de gerekir. Yani entelektüel bir göz, klasik perspektife göre işlemeyen bir göz gerekir. Bu göz, modern sinemanın boşlukta bıraktığı alanı dolduracaktır. İzleyici boşluğu tamamlayacak, çerçeveye dahil olacaktır.

Modern Sinemada İmgelerin Gerçeğe Saldırısı

Fatma Berber

Şeref Bilsel / Cenk Gündoğdu – Şiir Defteri 2012

Şiir de doğa ve insan ilişkisi gibi. Sözü doğa gibi düşünürsek dil ona müdahaledir. Doğayı olumsuz anlamda etkilese de, insan oluşturduğu dil içinden sözü geliştirmiş ve yaratıcılığının en güzel göstergesi olarak şiiri üretebilmiştir.

Başlangıçta söz vardı ve insan kullanageldiği dil ile sözü eğdi, büktü onu. Yazdı, okudu, söyledi. Kendi düşünce dünyasının dolambaçlarında her çağ başka ve yeni imkânlar buldu şiiri söyleyen; şiiri okuyan, içine açılan başka pencerelerden baktı şiire. Şiir okuyan da oldu, şiir hakkında düşünen, tabii şiir yazan da oldu. İster okusun, ister yazsın, isterse hakkında düşünce üretsin insanların payına az veya çok, şiir hep düştü. Kimi mâni düzeyinde ilgilendi, kimi özdeyiş, kimi destan yazdı, kimi aşkını itiraf etti mısralarda, kimi ölçü kurdu, kimi ölçüleri yerle bir etti. Şiir hep oldu.

Tam on yıl önce yazılmış ve çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmış şiirlerden oluşan bir seçki Şiir Defteri 2012 kitabı. Kuramsal yazılar, eleştiriler, yorumlar, denemeler ve istatistiklerle birlikte yıllık ve tek sayılık dergi gibi oluşturulmuş bir antoloji. Her şairden tek bir şiir olduğu için, konu bütünlüğünü yakalamak veya şairi yakından tanımak ya da poetikası hakkında bilgi edinmek mümkün değil. Ancak takip edenler, şiir dünyasının içinde olanlar bu antolojiden faydalanacaklardır mutlaka. Ayrıca o yıllarda okuduğum Varlık dergilerinde bu şekilde hazırlanmış antolojilerle ilgili yayın ve edebiyat dünyasında kopan fırtınaları hatırlıyorum. Aylarca tartışılmış, olumlu bulanlarla yerden yere vuranlar sayfalar boyu fikirlerini yazmışlardı. Ayrıca Şeref Bilsel, şair adaylarına şiir hakkında düşüncelerini iletirken, ben de o satırları okumaktan, şiir hakkında düşünmekten sonsuz keyif almaz mıyım? Şeref Bilsel’in şiir hakkında söylediklerini okumayı anlam vermekte zorlandığım pek çok şiiri okumaya yeğ tutmaz mıyım?

Bu kitapta da oldu yine. İçinde bulunan şiirlerde okumaktan keyif aldıklarımla, anlamaya çalışırken zorlanıp işin keyfinden uzaklaştığım şiirler çarpıştılar. Kazanan, yine şiir hakkında yazılmış kuramsal yazılar ve oturaklı yorumlardan oluşmuş düz yazılar oldu.

Felsefeye en yakın sanatın şiir olduğu söylenir. Yıllıktaki şiirlerde felsefe bulamadım. Anlaşılan o ki, o yıllarda Türk şiirinde yaşandığı söylenen kriz, düşünsel alt yapısı eksik ve çok kişisel bir metinler bütününü, birbirine benzeyen öbekleri işaret ediyordu. Anlamını ararken biraz çaba sarfetmem gereken şiirler aslında anlam aranmasın diye yazılmış örneğin ve onları yazanlar şiirde anlam olmaz diyenlermiş; ve ben anlayabildiğim şiiri daha çok sevdiğimi öğrendim. Bu antolojinin en çok faydası bu oldu bana. Ama tıpkı bir şairin bütün eserlerini tek bir seferde okumanın bir noktadan sonra tatsızlaşması gibi bir antolojiyi tek bir seferde bir roman okuma zamansallığıyla okumanın da gereksizliğini farkettim.

On yıl önce şairlerin ve düşünce insanlarının ülkenin içinde bulunduğu siyasi atmosferle ilgili fikirleri kötümser olmakla birlikte, o gün bu yazılanları okuyanlar herhalde durumun daha da kötüleşemeyeceğini düşünmüşlerdir. Ancak bugün tablonun sanki artık bir daha geri dönülemeyecek kadar beter hale geldiğini görmek de bizlere düştü. Sanatçı duyarlılığı yıpranmanın derecesini de arttırıyor galiba. Umut güzel ama umutsuzluk da sanatçının besini. Umutsuz bir sanatçının haklılığına tanıklık can yakıyor. Ya sanat duygusu eksik olanların ya da hiç olmayanların katı ve çirkin duyarsızlığı?

Şiir bilgisinin bende ne kadar eksik olduğunu ama şiirin salt bilgi değil biraz da sezgi olduğunu daha iyi biliyorum artık. Keyfimce bir şiir bulduğumda okurken haz bulutlarına asılmış bir salıncak üzerinde bir ileri bir geri nasıl salındığımı da. Hakkında pek fazla konuşamayıp, güzel bir şiir bulduğumda okuma keyfine varmak istediğimi de. O yüzden susayım ben şimdi, altlarına çizgi koyduğum birkaç mısrayı şuracığa bırakarak bitireyim.

sen var ya sen, telleri kopuk bir kemanın/sesinde kıvranan hüzün gibiydin içimde hep                                Mehmet SadıkKırımlı

şair unutur şiir; nefes unutur heves hatırlatır                                                      Sezai Sarıoğlu

serin bir gölge aradım altında mazinin   Hüseyin Avni Cinozoğlu

çünkü her bıçağa soyunmamak/ beyaz ve önemli bir elma olma hayalidir           Halil İbrahim Özbay

mevsimi geçen sinek beni öldür diye dolanır                                                           Ayşe Nalân

bir kitap kalbime fısıldıyordu/ duydum   Nilay Özer

askerdim traş olmuştum/ çarşıya çıkmıştım mavi…./ romanlardan isim bulacağım çocuğuma Onur Caymaz

hatırlanacak bunca güzelliğe rağmen/ ben doğmadan ölen ağabeyime ağlatan/ akşam ve koşturmasının hayali halı üzerinde/ yıllar sonra doğacak bir çocuğun. Selahattin Yolgiden

Başından beri seni ben en güzel samimi ve içten/ bir güzelliğin sebebi ya da uyarlaması olarak Mehmet Butakın

hem kör hem çolaktım/ ebced hesabıyla ‘aşk’/ kadar yıl yaşadım Beşir Sevim

Körleşirsin. Yani gözbebekleri açılır hiçliğin. Mustafa Altay Sönmez

Hep çiçekler sana benzemenin telaşında İlkay Aşık

Trevanian – İnci Sokağı

Eğer İnci Sokağı kitabını, suç aleminin yazın dünyasındaki tartışmasız en karizmatik şahsiyetlerinden Nicolai Hell ve Dr. Hemlock’ı yaratan gizemli yazar Trevanian’ın yaşam hikayesi olarak okumayacaksanız, belki o soluk kesen polisiye, macera, suikast sahneleri gibi heyecanlı olmasa da küçük bir çocuğun zorlu yaşamına tanık olmak için okuyacaksınız. Zaman zaman dozu yükselen ironi ve akıcı anlatımı ile on dokuzuncu yüzyılın başlarında Amerika’da yaşanan yoksulluğun iç acıtan manzarasına gerçekçi bir tarz ve çıplak gerçeğin dolaysız anlatımıyla tanık olacaksınız.

Ancak yukarıda bahsettiğim bu roman kahramanlarından birini bile tanıyorsanız, gerçek kimliğini ölmesine yakın bir tarihte açık eden ve bir çok takma isimle, tür olarak da birbirinden farklı eserler veren Rodney Whitaker’ın otobiyografik unsurlar barındıran İnci Sokağı’na içsel bir itilişle yönleneceksiniz. Çünkü herkes, Şibumi gibi edebiyat gücüyle değil ama ona en yakın bir yerde konumlanan, heyecan dozu, felsefi altyapısı ve tabii kahramanının müthiş karizmasıyla türünün en iyilerinden biri olan kitabın yazarını okumak, tanımak ister. Hele bu kişi, yayıncısının bile tam olarak tanımadığı, takma isim kullanarak farklı kitaplar yazan gizemli bir kişiyse.

Kitapları bu yüzden de çok seviyorum sanırım. Sayfalar arasında okuduklarım haricinde mutlaka onlara ek, kendi zihnimden türemiş, hayal dünyamda okuduklarımı genişleten, başka ve farklı dünyalara açılan yeni ve kesinlikten uzak düşüncelere sebep oldukları için. Ben Trevanian’ı Şibumi’nin bir kalem veya iskambil kartıyla adam öldürebilen, ‘yakın algılama’ tekniği sayesinde fotoğrafı çekilemediği için kimliği belirsiz süper ajanı Hell kadar olmasa da, mutlaka bir dış işleri mensubu ve haliyle casusluk işlerine karışmış, yazdıklarını yaşadıklarından da karıştırarak kurgulayan bir aristokrat olarak hayal etmiştim. Okuduğum Trevanian kitapları iç dünyamda böyle çoğalmıştı. Ancak bırakın aristokrasiyi, yetiştirme yurtlarında büyümekten kıl payı kurtulmuş, yedi dolarlık sosyal yardım ile haftanın beş günü patates çorbası yiyerek uzunca bir süre idare etmiş biri o. Bir kitaba, bir yazara, bir yazın olayına biraz daha yakından bakmak isteyince -ki ister okur – bütün o dünyalar genişliyor işte. Sağ olsun bizim yazarımız da gerçekle uygunluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, ama inanmaktan başka çaremizin olmadığı ve okuduklarımızın içimizde yeni düşüncelerle genişlemesine engel de olamayacağımız kendi dünyasını öyle güzel açmış ki, biz sevdiğimiz bir yazarı okurken, aslında kitap okumayı biraz daha fazla seviyoruz.

Trevanian’ın çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadar sekiz buçuk yıl yaşamak zorunda kaldığı İnci sokağında hayat tüyler ürperten bir yoksulluk içinde geçer. Zaman, büyük ekonomik buhranın hemen sonrası, ikinci dünya savaşının öncesi, sırası ve sonrasıdır. Ortadan yok olan bir baba ve ardında bıraktığı anne, kız kardeş ve oğlan çocuğunun sosyal yardımla, gazete dağıtıcılığı ve üç beş kuruşluk işlerle, kenarın da kenarında bir mahallede verdikleri yaşam mücadelesidir İnci Sokağı. Çok küçük yaşlarda IQ puanı çok yüksek çıkar kahramanımız Jean-Luke’un. Kitaplara, okumaya ve dolayısıyla hayal gücünün önünde açtığı yeni dünyalarda kendi kurduğu oyunlara pek meraklıdır. Şibumi gibi bir kitabın yanında filmlere çekilmiş başka eserler de üreten Trevanian’ın hayal gücü, küçücük bir çocukken yaşamak zorunda kaldığı zorlu hayata adaptasyonunu sağlayan bir mekanizma olarak gelişmişti belki de. Annesi, Fransız ve Kızılderili karışımı kanıyla çok baskın bir karakterdir. Öyle bir noktaya gelir ki bazen, yaşadığı zorlukların bitmesini annesinden uzaklaşmak, onu çok sevdiği halde zorlayıcı yapısının gölgesinden kurtulabilmek için ister. Terkedilişinin acısına rağmen sadece çocukları için ayakta kalmayı başarmış, hiçbir zaman bir sakini olmayı kabul etmediği İnci sokağındaki savaşını inatla ve inandığı değerlerden ödün vermeden sürdürmüş bir kadındır annesi. Küçük Jean-Luke, kazanmaya çalıştığı birkaç sentin peşinde kar kış demeden düşe kalka çalışırken aynı zamanda öğrenci olmaya çalışır. Mahallede ezilmemek için kavga da eder, aşık da olur, erken olgunlaşır ve büyür yavaş yavaş.

Ancak bu kitabı başka türlü okumak da mümkündür. Yakın tarihi, bunalımları, toplumu, sosyolojisi, siyaseti ve ekonomisiyle olayların başrolüne Amerika’nın kendisi de yerleşebilir pekala. Kenar mahallelerinde yaşamın bir fakirlik ve yoksunluk içinde nasıl ağır ağır aktığını, insanların bu ağır şartlar altında, ekonomik buhranın kurbanları olarak nasıl yaşadıklarını tüylerimiz ürpererek okuruz. Bin dokuz yüz otuzlar ve kırklar alt gelir grubuna sahip Amerikalılar için yaşanması zor dönemlerdir. Ekonomik buhran nedeniyle işsizlik üst düzeyde ve buna bağlı olarak aile yapısı her kesimde yara almıştır. İnci sokağı, Gazap Üzümleri gibidir, Uçurum İnsanlarındakine benzer hayatlar sürülür orada. Kitap, o dönemin panoraması için dahi okunabilir.

Hem kitapta hem de Jean-Luke’un hayatında çok önemli bir yer tutar radyo. Kahramanımız kitapların sayfaları arasından olduğu kadar ampullü bir radyonun yakaladığı ses dalgalarıyla açılır dünyaya. Bir ikinci el dükkanından annesinin yaptığı dillere destan bir pazarlıkla aldıkları, Emerson marka bir radyodan dinlediği haberler, oyunlar, programlar hayal gücünü besler. Televizyonun, insanların beynini uyuşturmaya başlamadan önceki son neslin üyesidir o. İkinci dünya savaşının gerilimini radyoda yaşar zamanından önce olgunlaşan zihninde. Amerika’nın savaşa girişini, Pearl Harbour baskınını, Japonya’ya atılan atom bombalarını radyodan öğrenir. Gazetelerin ikinci baskı yapacağını tahmin eder o gün ve o kanlı baskının haberini veren gazeteleri sokaklarda ‘yazıyoor!’ diye bağırarak satan çocuklardan biridir o. Ancak radyo dinleyicileri Hiroşima’da kaç kişinin saniyeler içinde buharlaştığını öğrenemez. Kanlı liman baskınının intikamı için sevinen, sokaklara dökülen, birlik olup tüm dünyaya güçlerini gösterdiklerini düşünen Amerikalılar, o bombaların nasıl bir orantısız gücü açığa çıkardıklarını uzun süre bilemez. Savaşın bittiğini radyoda dinler. İnci sokağının yardımsever ama değeri bilinmeyen Yahudi bakkalı Bay Kane, onu kendine özgü bir sosyalizmle tanıştıran ilk kişi olur. Trevanian, diğer kitaplarında Amerikan ekonomik ve siyasal sistemine öfkeli bir tonda yaklaşmıştır ve yaşadığı sefalet yüklü çocukluğa şahit olduğumuz için yadırgayamayız bunu. Amerikan halkı, Amerika’nın dünya için ne anlama geldiğini bilmez. Hele İnci Sokağı’nda anlatılan dönemde ortalama insanın kendi yaşam mücadelesinden başka bir derdi yoktur.

Kitabı bitirip hemen arkasından çocukluğumun büyük bir kısmının geçtiği sokağı, mahalleyi tekrar görme şansım oldu. Yaklaşık otuz yıl önce ayrıldığımız eski sokak. Tıpkı Trevanian gibi, beni bu güne hazırlayan, içinde hüznün de sevincin de olduğu, içindeyken fark etmeyip şimdi uzun yıllar sonra değeri artan güzel ve zor yıllar. İnanması zor, İnci sokağında oynanan bazı oyunları tanıdım, bir cıvıltı şelalesi olarak saatlerce oynanırdı o sokakta. Bazı çocuklar tıpkı oradaki gibi canımızı yakarlardı, herkesin ailesinin bir mücadelesi, o mücadelenin çocuk kalbimize yaptığı basınç vardı, gizli açık. Ülkemiz, o zamanlar anlayamadığımız bir seyirde kendi kaderine yuvarlanırken bizler de ilk aşklarımıza yelken açar, çocukluğun kendine özgü ritminde ve her şeyin merkezinde koşturur dururmuşuz.

Aslında İnci sokağı, büyürken şartların zorladığı halde hayal gücünün yardımıyla o zorluklara dayanabilmiş, gemisini ne olursa olsun limana yanaştırabilmiş çocukların sokağıymış, hepimizin içinde olan.

Varlık – Haziran’21

Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar adeta söz birliği etmişçesine birbirinin içinden çıkan iddialı yazılarla Garip’e ve özellikle de Orhan Veli’ye veryansın ediyorlardı. Oysa unuttukları veya görmemeyi tercih ettikleri çıplak bir gerçek vardı: İkinci Yeni, Garip’e çok şey borçluydu ve kendilerinden 15 yıl kadar önce, şiirdeki yerleşik algıları sarsan üçlü olmasaydı İkinci Yeni o kadar rahat hareket alanı bulamaz, dile müdahaleyi o kadar kolay gerçekleştiremezdi. Düğümlerden birini şuraya atmak gerekiyor: Çıkış zihniyetleri itibariyle Garip de İkinci Yeni de “kelimeci” şiirlerdi esasında, Cemal Süreya’nın o meşhur yazısına “Şiir geldi kelimeye dayandı” cümlesiyle başladığı nasıl unutulur! Çok açık: “Üvercinka”ya, “aparthan”a, “cehennet”e giden yol “nasır, cımbız, sakal, bıyık”tan geçmiştir.

80. Yılında Garip Hareketi

Bâki Ayhan T.

Milan Kundera – Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

Mülteci olmak, yeni bir başlangıç yaptığın halde elinde gerçek bir umudun olmaması da demektir. Umutların en güzeli insanın kendi toprağında yeşerir de ondan. Kaba bir milliyetçi itkinin içinde yuvarlanmadan da insan doğup büyüdüğü, içine yetiştiği kültürü, vatanının doğasını, insanlarını, medeniyet zincirinde bulunduğu halkanın gelişme potansiyelini sevebilir. O umut bir ülkenin içindeki atılım ruhunu da oluşturur. Atılımdan kasıt, sürekli bir teknik ilerleme değil, bir ülke olmanın gerekli stabilizasyonunu sağlayan sabit ve ortak unsurdur. Geriye gitmemek için akıl değerlerine tutunup gerektiği kadar sabit kalsınlar diye onları savunmak da bir atılımdır. 21 Ağustos 1968 gecesinde sona eren Prag Baharı ‘ndan sonra yaklaşık üç yüz bin Çekoslovakyalı, Batı Avrupa’ya sığınmak için yasal olmayan yollardan ülkelerini terk etmişlerdir. Çıkamayanlar ise akıl almaz bir baskının kurbanı olarak güç karşısında yalnız kalmanın tüm zorluklarını yaşamışlardır.

Yurt dışına kaçmış büyük bir edebiyatçının vatanı ile olan son siyasal bağının, vatandaşlık hakkının elinden alınmasını sağlayan bir kitap bu; Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Şimdi yıllar sonra okunduğunda karşımızda belirenler; bir tarafta elinde sadece kalem tutarak edebiyat gücüne ve anılarına sahip çıkan bir yazarla, kişinin vatanıyla bütün siyasal ilişkisini tek bir kararname ile yok edebilme gücünde olan, ‘senin varlığının artık bu ülke sınırları içinde bir karşılığı yok’ diyebilen, ele geçirilmiş bir teşkilat.

Bugün Kundera okurken, onu vatandaşlıktan çıkaran gücün, niye böyle davrandığını da okuyoruz aslında. İnsanı bütün varoluşun temeline alsa da, yazılanların arka planında, zorda kalan o insanı şartlandıran, günün koşullarını hazırlayan siyasi rüzgarlar esiyor. Büyük ideolojik gücün önünde savrulan insanları anlatıyor Milan Kundera, kendisi de dışarıdayken.

Okurken insanın kendi ülkesini düşünmeden edemeyeceği sorunlar bunlar. İdeolojik gücün bireysel çıkarlar için isim ve şekil değiştirmiş bir halini yaşamanın iç ezikliği duyuluyor hanidir bizde de. Gerileme dediğimiz ve bütün verilerin bunu gösterdiği şu durumda, ilerlemeyi yaşadığımızı telkin eden ve tersini söylemenin giderek zorlaştığı bir iklimde yaşamak gittikçe zorlaşıyor. Ruhu çoraklaştıran bir kuru hava bu. Yalnızlaştıran, ülkene, insanlarına, kültürüne duyduğun bir güvensizliği besleyen, vasatı olağanlaştıran bir kurak iklim. Sıkışma ve giderek daha da daralma. Hanidir bir bulantı.

Ancak bugün Kundera’nın bir edebiyat olayı olarak önümüzde açılan kitabını okumak içimize küçük de olsa bir umut damlası bırakıyor. Çünkü o gün Prag Baharını tehdit olarak algılayıp kendisini yıkılamaz bir güç gibi gören ideolojik zihniyet, bugün yok. Bizler çekilen acıların ruhsal yansımalarını nefis bir anlatımla yüzyıllar boyunca okuyabiliriz, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda. Ama baskı ve zor, anlatım şekilleri birbirinden çok farklı da olsa; hangi kitapta olursa olsun hep kötü anılacak.

Kitabı oluşturan içerik, başlangıçta birbiriyle alakası kolay kurulamayan ancak arka planda siyasi bir itilmişliğin, dışarıda bırakılmışlığın, hadsizce kovulmuşluğun bulunduğu bir ruh durumunu yaşayan insanların hikayeleriyle işliyor. Biz bağlantıların peşinde ipin ucunu yakalamaya çalışırken, Kundera kendine has üslubuyla bütün o koşturmacanın içinde söyleyecekleri için kendine alan açıyor. Hikayelerin bağlantılarının önemi de bir noktadan sonra kayboluyor. Büyük bir sürüklenişin içinde insan tekinin varoluşudur olmakta bulunan.

Anlatının en önemli unsuru kendine özgü biçemi. Modern anlatı, Milan Kundera kitaplarında en güzel örneklerine kavuşuyor. Ya da, anlatım olanaklarının modern tarzda sergilenişine örnek ararsanız bir gün, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı açıp hemen başlayabilirsiniz okumaya. Birkaç sayfa sonra, anlatının bir yerinden, Milan Kundera’nın kanlı canlı kendisi, kendi ismi, anıları, fikirleri ve aktarmak istedikleriyle karşınıza çıkacaktır. Hatta kahramanının şu veya bu fikrini bir yazar olarak kendisinin istediği gibi değil de, kahramanın kendi hayali varlığının fikriymiş gibi yazdığını bile söyleyebilir. Arkasından da, kaldığı yerden hikayesine devam edecektir.

İşte burada, modern anlatının farkıdır benim için haz unsuru. O farkın ayırdında olmak, ‘modernite’nin bütün diğer açılımlarıyla edebiyattaki yansıması arasındaki bağlantıyı kurmak en büyük keyif. Çağına, edebiyatın açılan son penceresinden bakmanın keyfi.

Kitaplarında bahsedilen izleklerin yazarın yaşamından damıtıldığını kabul etmemiz halinde, ki Milan Kundera’da bunu bir ön kabul olarak alıyoruz; hareketli cinsel hayatı dikkatimizi çekiyor. Dikkatimizi çeken aslında yine o hızlı hayatın anlatımı. İnsan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak farklı şekillerde yaşanan cinselliğin, incelmiş bir erotizmle ama mutlaka gerçekçi anlatımı üst seviyede. Ülkemizden de benzerleriyle karşılaştırıldığında, cinsellikle özgürlük arasındaki ilişkinin, ülkemiz edebiyatındaki erotizm özgürlüğüyle de bağlantılı olup olmadığını düşündürüyor bu kitap. Herkes kendi eserini oluşturup içinde ne hakkında, ne kadar bahsedeceğine karar verir ama, Kundera kadar billur hale getirmek ve seks hakkında edebi dile zarar vermeden böylesine sakınımsız olmak, benim rastladığım bir durum değil. Cinselliğin baskılandığı bir kültürün tabularını sağlıklı kalarak aşmaya çalışırken, sağlıklı cinsel hayatların yaşanmadığı aşikar bir toplumda acaba seks de mi okur-yazarlıkla ilgili? Sakınmadan anlatımı kadar yaşanması da seviyeyle mi ilişkili?

Yazarımız kitabın ‘Kayıp Mektuplar’ isimli bölümünde benimle ve yazma hastalığına kapılmış diğer kişilerle konuştu uzun uzun. İçimizdeki kitap yazma hastalığının bizi birçok büyük edebiyatçı ile aynı konuma soktuğunu, ancak bu konumun farklı sonuçları açısından diğerlerinden ayrıldığımızı, yani Goethe ile benim aynı dürtüsel yazma yaklaşımına sahip olduğumuzu söyledi. Bunu yine, memleketinden kaçmak zorundayken arkada bıraktığı çok değerli mektuplarına ulaşmak isteyen bir kadının mücadelesi sırasında sürekli araya girerek ve Kundera olarak fikir beyan ederken yaptı.

Yazdıklarından bağımsız, içinde büyük yazarlarla aynı dürtüye sahip olarak yaşayan bizler. Usta yazara göre onunla aynı hayalleri kurmuşuz bir süre, yazdıklarımızın okunmasını, onları yazan olarak sonraya kalmanın rüyalarını görmüşüz. Ayrıldığımız nokta yetenek, disiplin, devamlılık vs. olabilir ama yazarak kalma isteği aynıymış. Buna inanmayı bırakın bir kenara, okumak bile iyi geldi.

Sonraki bölümlerden birinde de babası ile olan ilişkisini bir müzik anlatısı içinden, klasik müzikteki çeşitleme türü üzerinden anlattı. Babasını bir insan olarak anlayabildiğinde ve kendi hayatında babasının anlamını yerli yerine yerleştirdiğinde, adam ona cevap veremese bile henüz nefes alabildiği ve hayatta olduğu için kendisine özendim. Babasız bir babalı olarak, kendisini anlamak için her zaman kendi ördüğüm bir kızgınlık ve öfke duvarını aşmam gerektiğini düşündüm. O, babasıyla sessiz bir vedalaşmayı yaşarken ben hiçbir zaman paylaşamadıklarımızı düşündüm.

Bir bilgelik örtüsünün altında, eserin de üzerinde bir yere konumlanıyor Milan Kundera. Kendi kurduğu anlatısının orasından burasından görünsün, bilginin kendine has gücünü kendi adına kullanmaktan çekinmeden sürekli fikrini belirtsin istiyor insan. Anlatıyı yeni olanaklara açarken, kullandığı kahramanlarını nasıl şekillendirdiğini de çekinmeden belirten bir bilge anlatsın istediği gibi içindekileri. Yazının içeriğini de, şeklini de istediği gibi eğip bükebilen bir ustalık bilgeliği bu çünkü. Okuyabildiği ve içindekilerden keyif alabilecek bir düzeye eriştiğinde, insanın kendisine şükran duyacağı bir ustalık.

Varlık – Mayıs’21

“İnsanlar arasında yaratılan biçim” konusunu bir örnekle daha yakına getirmek belki daha doğru olacaktır. Herhangi bir şeyin neliğinden söz edebilmemiz için onun bir biçim içinde sunulması gereklidir, aksi halde o bizim için hiçbir zaman bilinen bir şey (dolayısıyla “var olan bir şey”) olamayacaktır. Ancak insanın kendisini “ötekine” görünür (“öteki” tarafından bir şekilde kavranabilir, hissedilebilir) kılmak için yaratmak zorunda olduğu biçim de salt kendi tarafından değil, ama belirli bir durum içerisinde diğer insanlarla ortaklaşa ve o durumun gereğine göre yaratılır (dolayısıyla insanın kendi gerçeğini asla temsil edemez).

POPOLANMAK MI? BONBON ŞEKERLENMEK DE NEYİN NESİ?

AĞZINDA TAZE BİR BAHAR DALI TUTMUŞ DİLENCİNİN PENCERENİN ÖNÜNDE İŞİ NE?

Songül Öztürk – Ayşegül Selamoğlu – Osman Fırat Baş

Varlık – Nisan’21

[S]ona ermek yaptığınız bir şeydir.Size olan bir şey değildir. Sona erişinizi üstlenmeniz, projenin bu olduğunu bilmeniz gerekir. Buna dair temel bir anlayışa sahip olmanız gerekir. Peki bu anlayışa nasıl ulaşırsınız? Annenin yaptığı gibi yaşamınız sırasında başkalarının ölümlerine yeterince yakın olursunuz. Böylece insana dair hiçbir şey artık sizin için yabancı olmaz. İşte böyle insan olursunuz. Başarılı olarak değil. İnsana dair olasılıklar yelpazesinin tamamına aşina olarak. Vahim olanlar da dahil, istenmeyen, aranmayan, karanlık olanlar da. Bunlar size yabancıysa, bir parçası evinize uğradığında hiç olmaması gereken bir şey gibi görünecektir.

[Y]asam kelimesi her şeyi kapsar. Yaşam değilmiş, yaşamın zıddıymış gibi görünen şeyleri dahi içerir. Ölüm gibi.

Stephen Jenkinson – Bilge Öl

Röportaj: Başak Kutlu Atay

Varlık – Mart’21

[B]ence pandemi sürecinin sanat ile olan ilişkimize en büyük etkisi, bir sanat eserini yerinde görmekten, o eserin üzerine düşünmekten, belki sonrasında dışarıda bir çay-kahve içmekten, bir kitapçıya uğrayıp o deneyimin izini sürmekten toplu olarak men edilmiş olmamızdır. Müze, galeri, sinema, tiyatro ve kitapçıların kapalı olması ya da sokakta yapılan performansların durması sadece tekil olarak bir eseri deneyimlememizi değil, bu deneyimi de kapsayan bir dizi pratiğimizi de engelledi. Yani pandemi sürecinde sanat izleyicisi sanatla ilişkilenme biçimlerini, ritüellerini, hatta tabiri caizse kendi sanatsal aura’sını kaybetti.

Kültür ve sanatın hayatımızda kapladığı önemli alan tam da bu kriz anlarında daha çok ortaya çıkıyor. Bas seslerin bir besteden çıkarılmasından sonra geride oluşan boşluk gibi sanatsal deneyim de gündelik hayattan çekildiğinde daha belirgin hale geliyor.

Pandemi ve Aurasını Kaybeden Sanat İzleyicisi

Erdem Çolak

Gabriel García Márquez – Anlatmak İçin Yaşamak

Yazmaya mecbur ve bu mecburiyeti daha çocukluğunda, Karayipli kemiklerinin iliğinde hisseden bir adamın hikayesi Anlatmak İçin Yaşamak. Ancak biz o kitabın adının, okumaya başladığımız ilk andan itibaren aslında Yazmak İçin Yaşamak olduğunu anlıyoruz. Márquez’in bu kitabında, dünyaya yazmak için fırlatılmış ruhani ve kusursuz bir yazı tanrısı ile yazabilmek için dünyevî çamurlar içinde ızdırap çekmiş ve çok çalışmış bir adamın iki kimliğini buluruz. Gabo, hiç de bizim düşündüğümüz gibi bir gün daktilosunun başına oturmuş ve bir kağıdı makinenin rulosuna yerleştirerek kafasından uydurduğu Macondo’da yaşayan çılgın bir ailenin uzun sürmüş yalnızlığını anlatan Nobel ödüllü adam değildir. O, geçirdiği ilk çocukluk yıllarının ardından elle tutulur ve keskin bir yoksulluğun içinde adeta bir içgüdü ile hissettiği yazarlık duygusunu uzun sürmüş mücadelesinin sonunda gerçekleştirmiş biridir. Biz kitapta genç bir adamın can yakan sefaletini okurken, içindeki edebiyat tutkusunun sönmeyen ateşini de adeta tenimizde hissederiz.

Bir kere, böylesi büyük yazarlar, mesela benim gibi yazma heveslisi amatör insanların içinden gelen ve işte kendilerininkiyle neredeyse aynı olan o yazma dürtüsünü acımasızca yok ediyorlar. Çünkü o şehvetle süslenmiş dürtü, kendilerinde adeta tanrısal bir dokunuşla, yetenekle destekleniyor. Anılarını okurken anlıyorsunuz ki eğer Márquez yazmasaydı bütün dünya Buendia ailesine özgü bir kalabalık ve soğuk bir yalnızlığı yaşayabilirdi. Ya da büyük yazarların yazmadığı bir dünya düşünün; okumasaydık çıldırabilirdik.

Albay dedesi ve ninesinin himayesinde büyüdüğü, romanlarında bahsettiği bütün o renkli olayların zihninde küçük fikirler olarak parıldadığı Aracataca’daki evi satmak için annesiyle beraber çıktıkları yolculukla başlar kitap. Eski bir nehir teknesiyle başlayan yolculuk, hemen romanlarının havasını hatırlatır. Yaprak Fırtınası’nda, Yüzyıllık Yalnızlık’ta okuduğumuz, hayalî Macondo kasabasının da nereden filizlendiğini, orada bahsedilen insanların, evlerin, bunaltan sıcağın, bir şekilde gerçekleşmiş ama ancak bir büyünün yardımıyla anlatıldığında gerçeğe dönüşebilen olayların, muz plantasyonlarının ve Karayip insanının garip sıcaklığının, Márquez’in dehasında daha küçücük bir çocukken nasıl yeşerdiğini görürüz. Öyle ki, bazen düşünürsünüz; acaba okuduklarımın ne kadarı gerçek bir anı? O şüphe anlarında işte parlar deha, gerçekle büyünün kalın sandığımız çizgisi usta yazarın satırlarında incelir.

Kendine özgü kadınların belki de en kendine özgüsü olan annesi ile geçmişine doğru çıktığı bu yolculuk, hatıralarla, anımsanan acı tatlı olaylarla dolu olsa da kendisi için bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu sadece kendisi için değil, içinde edebiyat denen ateşin kıvılcımları saçılan herkes için de bir dönüm noktasıdır. Çünkü geriye döndüğünde ilk romanını yazmaya karar verir ve daha da önemlisi bundan sonra yazdıklarının omurgasını, büyürken yaşadığı yerler ve orada yaşananlar, kendisine anlatılan masallar, anılar, gerçekleştiğinden kimsenin emin olmadığı ama yaşandığına inanılan olaylar oluşturacaktır.

Sonrasında da müthiş bir anlatım temposuyla, Kolombiya’nın iç savaşlarla, muhafazakâr ve liberaller arasındaki kanlı savaşlar tarihiyle, içinde bulunduğu edebiyat ortamının renkleriyle, çıkarmak için çok uğraştıkları edebî dergiler, öğrencilik hayatının zorlukları, yazarlığıyla destekleyerek geliştirdiği gazeteciliği, kadınlarla ilişkileri ve en önemlisi, merkezinde her zaman yazmanın olduğu bir hayat kesitini okuma şansı buluruz. Gerçek bir şanstır bu, çünkü bütün o muhteşem kitapların yazarı kendi anılarını yazarken de satırlarının arasında anlatım yeteneğindeki kendine özgü ustalığını sergiler. Bütün romanlarında yaşadığımız o teselli edilemez hain tatmin, anılarıyla da çevremizi kuşatır.

İçinde bulunduğu edebiyat çevresi çok renklidir Gabo’nun. Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında anlattıklarına şaşılacak benzerliğiyle dikkat çeken bu çevreler kahve ve meyhane toplantılarında okunan şiirler, yapılan söyleşiler ve çıkartılan sayısız edebiyat dergisiyle pek hareketlidir. Edebiyat, Kolombiya’da da dergilerle ve onlara can vermek için çırpınan edebiyat severlerle nefes alır.Sömürge dönemiyle İspanya’dan gelmiş klasik şiire açılan yenilikçi savaş tıpkı bizde yaşanan hececilerle garip arasındaki çetin mücadeleye benzer. Márquez’in en yakınında bulunan arkadaşlarından oluşan çekirdek kadroyla yaşadığı anılar, ancak okunarak ulaşılabilecek bir keyfi saklar içinde.

Bütün çocukluğu boyunca bir para sıkıntısı vardır çevresinde ancak Aracataca’daki evden taşınıp babasının bilmem kaçıncı eczanesini açmak için şehir degiştirdiklerinde bu sıkıntı elle tutulur bir halde on bir kardeşiyle birlikte tüm ailesinin peşini hiç bırakmaz. Şaşırtıcı derecede gerçek, acımasız ve neredeyse açlık sınırında bir fakirliktir bu. Ancak yazma, okuma isteği ve edebiyat tutkusu bütün dünyevi ihtiyaçlarından önde ve önemlidir. Çalışmak, yazmak ve edebiyat yapmak için Hukuk Fakültesini bırakır üçüncü sınıfta. Gabo, yetmiş yaşında yazdığı anılarında, örneğin yirmi bir yaşındayken şehirde meydana gelen bir önemli olay sırasında, ya da diğer bir deyişle dünya yıkılırken köşesine çekilip okuduğu yazarın ismini ve hangi kitabını okuduğundan bahseder. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerinde bir okur olarak buluşmak ve sadece böyle ortaklaşmak bile ne keyiflidir ustayla. Ayrıca müziğe yeteneği derindir ve gençken çalıp söylediği Karayiplerin kendine özgü müziğinden çok zaman sonra klasik müzik konusunda da kendini geliştirmiştir.

Kitapta çok etkileyici bölümlerden biri 9 Nisan 1948 tarihinde muhalif bir liderin uğradığı suikastla alevlenen olayların anlatıldığı bölümdür ve gerçekten Bogota sokaklarında isyancı halkın arasında askerin yaylım ateşinden kaçmak icin ara sokaklarda koşar, yağmalanan dükkanları ateşe veren kalabalığa karışırsınız. Sonradan sıkı dost olacakları Fidel Castro bir öğrenci olarak Kolombiya’yı ziyarete gelen bir heyettedir şans eseri ve aniden karşınıza çıkar. Márquez’in kendine özgü gazeteciliği yazarlığından beslendiği için özeldir ve en çok bu sayfalarda kendini hissettirir. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı gerçeklik ustura keskinliğinde hissedilir.

Hakkında yazmayı hiçbir zaman bitiremeyeceğim bir kitap Anlatmak İçin Yaşamak. Okuduğum İçin teşekkür ederim kendime. Her satırında parıltıyla akseden bir özel ruhun hayatının bir parçasında kendini var etme savaşını yanından, en yakınından izlemenin keyfi, okumanın kendisinin bile değerini yükseltiyor. İnsan, Márquez okuyabildiği için bile övünebilir kendiyle. Edebiyat ise onun tüm yaşamından taşanlarla daha da renklenir.