Charles Baudelaire – Kötülük Çiçekleri

“… ne olursa olsun, kime olursa olsun herhangi bir şeyi açıklamanın korkunç yararsızlığı karşısında durakaldım” diyor önsözde Baudelaire. Onun şiirini, hakkını veremeyeceğim zavallı sözcüklerimle anlatmaya çalışmak da bana yararsız görünüyor şu an. Keşke okurken aldığım keyfi aktarabilecek, onun şiirindeki incelmiş lirizmin büyüsünü satırlara dökecek kudrette bir yazma gücüne sahip olsaydım.

Bazı kitaplar, onları okuyup bitirdiğimde geç kalmış olma hissi uyandırıyor. Aynı kitaplar da, tam zamanında okunduğu için o gizemli tadı verebildiğini düşündürüyor. Baudelaire okurken, bu dünyanın dışından seslenen, asi, günahkâr, ele avuca sığmaz bir şiire, olağanüstü bir ruh inceliği içinden yaklaşıyorsunuz. Bir kaybedenin gururlu hıçkırıklarını okuyordum sanki. Aslında herkesin kaybettiğini bilen, bunu insanlara bildiren bir yeni zamanlar ermişinin ölçülüp biçilerek söylenmiş vahyi gibi. Kitabın ismi şiirler okunduğunda içerik kazanıyor. Başka, aykırı, düzen dışı, zaman zaman hiddetli ve öfkeli olabilen bir düşüncenin inceliklerle örülmüş, zengin bir lirizm ve sade bir süsle bezenmiş anlatımı bu. Kötülük Çiçekleri. Öldürülmüş kadınlar, şarabın verdiği esriklik, şeytana övgü, tanrıya yergi de var dizelerde ancak hep bir çiçeğin olağan güzelliğiyle, başka dünyalara çağıran eşsiz kokusuyla bezeli olarak. Gökyüzü, gök, göklerin ışığı, göklerden gelen… imgeleri, şiiri sürekli besleyen, renklendiren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor; bahsedilenlerin düzeyini başka bir dünyanın çağrısıyla, oranın belirgin varlığıyla anlatan bir araç oluyorlar.

Zihnin bir köşesiyle hissedilen çeviri şiir okuyor olmanın verdiği ince tekinsizliğin kısa sürede dağılması ve şairin, farklı bir tat yaratmasının yanında, anlamlandırma zorluğu da yaratan dize yapısının çözülmesiyle Kötülük Çiçekleri bir deneyime dönüşüyor. Güzel şiir okuyor olmanın eşsiz ama anlatılmaz, ruhsal deneyimine. O şiirin, şairinin kişiliğiyle bütünleşen, dehasına özgü parıltının gözlerinizi kamaştırmasıyla devam edip, okuduğunuzu kendinize kattığınızı bilmenin gururlu dinginliğine dönüşen bir deneyim.

‘Şairin hayatı şiire dahil’ deyip sözünün hakkını vermiş başka bir ozana katılmamak mümkün değil Baudelaire’in hayatına bakınca. Büyük şairlerin en büyüklerine özgü ayrıksılığın ruhundan taşıp şiirine aktığını görüyorsunuz biraz araştırınca. Eseri, sanki kişiliğinin çelikten bir parçası, yaşamsal bir uzvu gibi varlık kazanıyor. Önsöz, şairin bile isteye yükselttiği kendi ruhunu tanıyor olmanın verdiği özgüven hakkında yeteri kadar ipucuna sahip. Daha orada özel bir adamın varlığına ikna oluyorsunuz. Şiiri, kendi hayatının sağlaması.

Bazı şairler ve eserleri okuyanda şiir yazma hevesi yaratır, bazılarıysa asla yazamayacağın hissi. Kalın bir lirizme bulanarak ifade etmek gerekirse Baudelaire benim, ikincisine dair yerleşik ve katı inancımı kuvvetlendirdi.

İsmi şiir tarihinde iz bırakmış kişilerin eserlerini yazıldıkları dilde okuyamamak, çeviri konusunu gündeme getirir her okumada. Küçük bir gerilim ile, acaba okuduklarımın ne kadarı ozanın, çevirmen ne kadar kendinden katmış, acaba şu hissettiğim duygu şairden bana geçen mi yoksa çevirmenin şiirin aslını okurken kendi hissettiklerinden bana kalan mı diye düşünürüm. Kötülük Çiçekleri’ni pek çok kişi çevirmiş ve her birinde ufak da olsa farklılıklar var. Eseri okurken bir yandan çeviri hakkında düşünmek de edebiyata dair başka düşünce kapıları açıyor. İçinden geçmesi keyifli davetkâr kapılar.

Sait Maden’in hem eser, hem de bu eserin çevirisi ile ilgili notları çevirinin önemi ve değeri hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir