José Saramago – Lizbon Kuşatmasının Tarihi

1/En güzel kitaplar, kitaplar hakkında yazılmış olanlar mıdır?

2/’Res Gestae’ Latince’de, yapılmış işler/şeyler anlamında kullanılmış bir tamlamadır. Zamanla, geçmişte yapılmış tüm işlere gönderme yapmak üzere kullanılmaya başlanmış ve bugün tarih dediğimiz sözcüğün ilk anlamını oluşturmuş.

3/’Historia Rerum Gestarum’ ise, yapılmış işlerin/şeylerin anlatılmasını, öykülenmesini ifade eder. Bu tamlama, geçmişte yapılmış tüm işlerin yazıya geçirilmesi anlamında tarih sözcüğünün ikinci temel anlamını açıklar ve biz gözleri açıkken rüya görme yeteneğiyle lanetlenmiş ya da belki ödüllendirilmiş ruhlar, tarihin en çok bu kısmıyla ilgilenir, onunla doyururuz hayal gücümüzü. Kim bilebilir, tarihte gerçekleştiğini düşündüğü bir olayı okuduğunu sanırken yazarının küçük bir dokunuşuyla aslında kahramanlarının sonsuza dek değişiveren hayatlarına konuk olup olmadığını? Resmî tarih eşelendiğinde, sıkı sıkıya korunmuş sağlamlığı sarsıldığında nasıl da rahatsız eder inananlarını.

Homeros’tan, yeni çağa kadar tarih, bilimden sayılmamış; her zaman şiir gibi, tragedya gibi anlatıma dayalı sanatların yanında sınıflandırılmış ve tarihçiler, öznel bulundukları için güven inşa etmekte zorlanmışlardır. Tarih ve hikaye anlatımı birbirinin içinde işleyebilen iki aygıt gibidir. Bu iki tür anlatının geçirgenliğine ikna olmak kolay değil midir? İşte bizim Lizbon Kuşatmasının Tarihi isimli kitabımız da bu geçirgenliğe, bu girift yapının yansımasına dair bir düşünce filizini omurgasına alarak çatılmış. 12.yüzyılda Portekiz ulusunun tarih sahnesine çıkma emarelerinin görüldüğü dönemde Lizbon’un Mağribî’lerden geri alınması için Haçlı’lar ile yapılan anlaşmayı bir tarih kitabından bilerek ve isteyerek yok eden bir düzeltmenin hikayesidir anlatılan. Biz, acaba şimdiye kadar öğrendiğimiz tarihsel bilgilerin ne kadarında-küçük veya büyük-bu türden değişmiş bilgi bulunmaktadır; bildiğimiz tarihin ne kadarı gerçek, ne kadarı tahrif edilmiştir acaba diye düşünürken, Saramago’ya özgü üslûbun heyecan yaratan temposuyla aynı anda iki aşk, bir şehir, üç medeniyet ve çok iyi edebiyatlı bir kitap okuruz.

İki aşk kitabıdır okuduğumuz, tek bir roman içinde. Birinde düzeltmenimiz, bilerek yaptığı hata anlaşıldıktan sonra kitabevine getirilen düzeltmen kontrolörüyle hayatının aşkını yaşar, hem de karşılıklı, tutku dolu ve oldukça romantiktir bu aşk. Sanıyorum Maria Sara’nın odasında belki de bilinçsizce dokunduğu ama dokunmamayı da düşünemediği beyaz renkli güller başlatmıştır bu aşkı. Biz onu yalnız, tekdüze hayatıyla, zamanı gelip de boyasının dibinden gelen beyaz saçlarına ve bile isteye tarihin seyrine yaptığı müdahale ile sünepe bir karakter olarak tanırken, kadının hayatına girmesiyle içinden bir aşk adamı çıkar. Çok az kitapta böylesine canlı ve gerçek bir sevişme sahnesi okumuş olacağınıza eminim. Tutku elle tutulur olacaktır ateşli sayfalarda, bırakın gözlerinizle görmeyi. İkinci aşk, adamımızın değiştirdiği tarihte yaşanan ve bir ortaçağ ilişkisi hayal edilerek, ancak bugünden bakılarak kurulabilen bir aşktır. Bir savaş aracı üretmek için Almanya’dan gelen mühendisin cariyesi ile ona göz koymuş paralı askerin aşkıdır bu. Kuşatma devam ediyordur.

Bir şehrin hikayesidir roman. Coğrafyanın yüzyıllar öncesi ve bugünkü hali arasında sürekli gider geliriz. Kör bir Mağribî müezzinle izlemeye başladığımız kuşatma altındaki ortaçağ Lizbon’una ait topraklar, kalıntı haline gelse de bir kısmı korunmuş kale burçlarının arasındaki sokaklarda, merdivenlerde bugüne ait olarak karşımıza çıkar. Lizbon kadim bir şehirdir, düzeltmenimiz dar balkonundan hem bugüne hem de tarihe bakar; geç bulduğu için de çok değerli olan aşkıyla beraber. Sisler arasında bugün nehrin geniş ağzını nasıl görebiliyorsa, bir zamanlar tarihi değiştirmesiyle o nehrin büyük deltasını terk eden Haçlı gemilerini de görür. Yayınevine yetişmeye çalışırken yağmur altında aceleyle koşturduğu veya taksi beklediği sokaklarda, bir zamanlar müslümanların yaşadığı yapıların, şehri koruyan kaleye giriş kapılarının izleri hissedilir. Şehir çok eski bir zamandan bu yana yaşamaktadır. Joyce’un psikolojik Dublin’i gibi değildir ama çok karakterlidir. İstanbul’da Galata Kulesi’nin dibinde eni üç metreyi aşan duvarların inşasında çalışmış bir kürek mahkûmunun kaderini, beş yüzyıl sonra kulenin karşısında konuşlanmış bir kahve dükkanında oturup soluklanırken düşünmek gibidir şehrin kendisi.

Üç medeniyetin üzerinde esmiş Akdeniz rüzgarını hissederiz satırlarda. Avrupa’ya geçmiş ve orada bir uygarlık kuracak kadar kök salabilmiş Arap medeniyeti. Kendilerinin olanı almak için and içmiş ve bunu başarmış bir Katolik Hristiyan medeniyeti ile bugünün Batı medeniyetidir anlatılan. Üç medeniyet hakkında da sürekli bir bilgi sağanağı altındayızdır. Bir aşk romanı ile bir şehir romanı, tarihsel anlatının zeminini sarsan bir örnek için yazılmış ders notu ile bir düşünüre ait fikir kitabını aynı anda okuyoruz hissine kapılırız. Yazarımızın dinsel konulardaki ironisi öyle kuvvetli ve keyiflidir ki sayfalar bitmesin istersiniz. O sırada kitabın sonuna doğru itiyorsunuzdur kendinizi veya çekiliyor da olabilirsiniz ustaca. Son sayfada ise kalan tek teselliniz yazarın henüz okumadığınız kitaplarının da olmasıdır.

Kitap çok güzel edebiyatlıdır. Zaten bir Saramago eseri olmaklığından dolayı yarattığı beklentiyi fazlasıyla karşılamış, bir zevk fırtınası eşliğinde neredeyse başından kalkamayarak okunmuş, okunduğu evde yeni yılın ilk günü kıskançlık krizlerine neden olacak kadar ayrıcalık edinmiştir kendine. Yarın bir gün aynı vakti, aynı özeni, aynı sevginin belki daha fazlasını vererek okuyacağım başka bir Saramago romanına doğru sürükleniyorum şimdi.

Buraya kadar anlattıklarımdan ne kadarının kitapta gerçekten bulunduğunu, ne kadarına ve nasıl müdahale ettiğimi ancak bu eşsiz, muzip, erotik ve fikir yüklü kitabı okuduğunuzda öğreneceksiniz. Ve bu kitabı bitirdikten sonra hiçbir zaman düşüncelerinizin arasında bir soru işaretinin tatlı ve cezbeden yuvarlağı kıvrılmadan tarihsel bir anlatı okuyamayacaksınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir