Patrick Süskind – Aşk ve Ölüm Üzerine

Bir kadeh kırmızı renkli Fransız şarabı ile bitirdiğim kitabın tatlı ve sürprizli macerasını, bir gece sonra şişede kalmış son kadeh eşliğinde yazıyorum. Madem aşk ve ölüme dair okuyup yazacağız, bunun gibi antik köklere dair ritüellerin zararı olmaz. Şarap eşlik edebilir.

Çok tatlıydı, çünkü Koku gibi kült bir romanı, Kontrabas gibi modern insanın açmazlarını, sıkışmışlığını bir müzisyen aracılığıyla gösteren harika bir tiyatro eserini yazmış Patrick Süskind’in eseriydi. Şaşırtıcıydı, çünkü insan kitabın adını okuyunca ister istemez aşk ve ölüm ile ilgili tanımlar, çerçevesi çizilmiş açıklamalar bekliyor. Başarılı yazarın bu derin konularla ilgili düşüncelerini merak ettim ben de. Ne söylese beğenirsiniz? Daha kitabın alınlığında Aziz Augustinus’tan yaptığı şu alıntıyla bir formüle sahip olmadığını, bu konularla ilgili ancak edebiyatın en güzel türlerinden biri olan deneme ile düşünce üreteceğini hissettirmez mi? Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da, biri sorup da ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum.

Sanıyorum aramızdaki herkes hayatı boyunca en az bir kez aşık olmuştur ve yaşam yolculuğumuzun sonu olan ölüm hakkında da herkesin bir fikri vardır. Bu derin, çoğunlukla acı verdiğini düşündüğümüz, zaman zaman çılgınlık boyutlarında yaşadığımız, çıkışsız kaygılara kapıldığımız aşk ve ölüm konuları hakkında tarihsel bilgilere sahip olmak isterseniz mutlaka okuyun bu kitabı. Düşünce tarihi kadar eski zamanlara gidiyor aşk ve ölüm hakkındaki düşünceler. Batı dünyasında sistemli düşünmenin Socrates’e kadar giden tarihinde rastlıyoruz aşka. O bunu “yoğun bir coşku durumu” olarak yorumlamış ve tabii Socrat’ça bir yaklaşımla dengeli olmanın erdemiyle davranmayı salık vermiş. Çünkü bilirsiniz, hepimiz aşık olduğumuzu düşündüğümüzde dizginlerin elimizden kaymak üzere olduğunu, hatta çoğu zaman dizginsizce koşturduğumuzu hissederiz. Büyük hatalar yapar, yanlış kararlar veririz. Çılgınlığa varan bir coşkunluk patlamasıyla sonu pişmanlığa neden olan davranışlarda bulunuruz.

Antik dünyada insanı iyiye yönelten, kötü eylemden uzak tutmaya calışan daimon‘dur Eros. Bizi bu tanımlanması güç duyguya yönlendiren tanrısal güçtür o. Ancak aşık oldugumuzda ve bu duyguyu en çok ölüm ile yakıştırdığımızda, bu coşkunluk anı için Eros’a kızmamak gerek. O, “güzellik içinde doğurma ve yaratma” ile insanı ölümsüzlüğe katmaya uğraşır. Bizler kendi kişisel dünyalarımızda aşka bir tanım getirmeye, alanını çevirmeye çalıştıkça bizden uzaklaşır o formül. Zaten kimse de üzerinde anlaşılan, işte budur dedirten bir açıklama getirememiştir. Dikkat edin bizler meşrebimize göre okuyabildiğimiz, dinleyebildiğimiz eserlerde yakalamaya çalışırız aşkı. Süskind büyük şairlerin, yazarların eserleriyle, onların yaklaşımıyla bize göstermeye çalışır onu. Konu da ister istemez, hatta kendiliğinden bir zorunlulukla ölüme gelir. Çünkü aşka en yakın duygu ölümdür. Emin değil miyizdir aşkımızın bizi öldürmek üzere olduğundan, maşuka ulaşamazsak son nefesimizin çok yakında durduğundan. Edebiyat dünyası aşk ve ölümün birbirinin içine geçip sarmalanmış halde duran muhteşem örnekleriyle doludur. Satırların arasından Goethe, Kleist, Baudelaire önemli şiirleriyle bir görünüp bir kaybolurlar. Yazarımız aşkı için, hatta aşkıyla beraber intihar eden şairlerden bahsederken, aşkın en yüce halinin o sanatçılar için ölüm olduğunu gösterir.

Aşk için ölmenin en güzel hali ise mitik bir kahraman olan Orpheus’tan gelir. Patrick Süskind, Vergilius ve Ovidius’tan yaptığı alıntılarla hikayeyi o kadar güzel anlatır ki, aşk nedir, ölüm nedir, sanatçı kimdir, insan bu duygularla ne kaybeder, neyi kazanır; açıklamaya gerek kalmaz. Mitler dünyasının belki de en dokunaklı, binbir ders barındıran hikayelerinden birinin kahramanıdır Orpheus. O kadar çok sever ki, erken kaybettiği eşini geri alabilmek için ölülerin soğuk tanrılarıyla yüzleşmeye yeraltına iner. Orpheus sanatçı karakteri ve üstün estetik yeteneğiyle onları bile ikna eder. Ama aşk çok insanca ve insan da hata yapmayla yazgılı olduğu için bedeli ağır olan küçük bir hata yapar. Anlatım doruktadır ve Süskind’in ne kadar başarılı bir üslupçu oldugunu keyifle okurken yeniden hatırlarız. Ölüme yaklaşımın bir başka boyutunu gösterdiği İsa meselleriyse, kutsal metinlerde çarpıtılmış bir radikalliğe davetiye olduğu gösterilerek çarpıcı ve akılcı bir şekilde eleştirilir.

Şimdi bu harika denemenin içeriğiyle ilgili kaleme alınmış bu başarısız denemenin başka bir boyutuna geçelim ve sürprizli kısmına gelelim. Edebiyatta beklenmedik karşılaşmalar ne kadar hazlıdır ve bildiğiniz, çok sevdiğiniz bir eserle ya da yazarla başka bir okuma serüveninde karşılaşmak nasıl da heyecan verir. Böyle ilgileri olmayan kişiler için abartı hissi uyandırabilecek bu durumlar, haliyle ancak meraklısına çekici gelir.

Ben dün akşam Süskind isim vermediği halde, aşk duygusunun çeşitleri üzerine verdiği örneklerden birinde Thomas Mann’a ve onun aşk için ölmeyi en güzel anlatan eserlerden biri olan Venedik’te Ölüm kitabının yazılma hikayesine rastladım. Bibliyomanca bir keyif aldığımı belirtmeliyim, çünkü ancak okuyarak elde edebileceğim ve ancak doğru kitapların eşleşmesiyle oluşabilecek bir denklemdi bu. Ayrıca ‘Venedik’te Ölüm’ romanında anlatılan saplantılı aşka dair bilgi, başka bir kitapta düşünce üretimine kaynak oluyordu. Bu iki güzel eser düşünce dünyasında kesişirken, onlara zihinsel bir zemin sunarak ben de orada oldum. Bir müzik sever için çok önemli bir konserde virtüözün muhteşem solosunu dinlemek, o âna şahit olmanın vereceği haz gibiydi.

Aşk ve Ölüm Üzerine kitabı, okurken büyük keyif verdi. Düşünce ve sanat dünyasına açılan kapılarından bir gün geçerseniz siz de seveceksiniz; hele yakın ya da uzak bir zaman diliminde Eros’la mesainiz olduysa daha da ilgi çekici olacak.

Şimdi bu güzel kitaptan bana kalan düşünce cimnastiği(Kitapta aşk doğal olarak Platon’cu bakışla incelenmistir): Birisine hâlâ ‘aşkım’ diyebiliyorken de, materyalist olabilir miyim?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir