Thomas Mann – Büyülü Dağ

Sadece dokuz yüz sayfalık heybetiyle değil, içinde anlatılanlarla da bir dev bu roman. Okurken düşünce tarihine eklemlenmenin yanında kendi kişisel tarihimin kimi acı veren dönemlerini de tekrar yaşatacak kadar hayatın içinden sesleniyor. Edebiyat dünyasının bir ferdi olmaktan kendi çapında gurur duyuyor insan, eserin sayfaları arasında geçirdiği saatler uzadıkça -ki o saatler siz okumayı bırakamadığınız veya dönüp dolanıp okumaya dönmenin özlemini duyduğunuz için sürekli artıyor. Sanki kitap, yaşadığımız şu âna, hayatın bizim algıladığımız ve olağan olarak yaklaştığımız seyrine dahil değil de; tam tersiymiş gibi bir düşünceye neden oluyor. Akış içinde savrulduğumuzun çoğunlukla farkına bile varmadan yaşarken biz, sanki kitap tüm yaşamı kapsıyor. Kendine özgü gücüyle, kendi üzerine kapalı ama sonsuz büyüklükte bir kavrayış.

Havanın iyice incelmesine neden olacak kadar yükseklerde, Alp’lerin uçsuz bucaksız beyazlıklarının bir köşesine kurulmuş bir sanatoryumdur mekân, adı Uluslararası Berghof Sanatoryumu. Dünyanın çok çeşitli yerlerinden akciğerlerinde yine bir çok çeşitten rahatsızlığı bulunan insanlar tedavi olur burada. Kimi kurtulur, kimi kurtulamaz, kimi de hayatının çok uzun bir bölümünü burada geçirir. Bu büyülü dağın özelliği, temiz ve ince havası sayesinde bir çok göğüs hastalığına iyi geldiği gibi, henüz kendini belli etmemiş ama zamanını bekleyen hastalıkların da ortaya çıkmasını sağlamasıdır. Kahramanımız Hans Castorp, kitabın başında bir süredir orada yatan kuzenini ziyarete gider ve deneyimli ve aşk acısı çeken bir doktor olmanın yanında ilginç karakteriyle de seçilen başhekim tarafından ortaya çıkarılan hastalığı nedeniyle yedi yıl orada kalır. Biz de bu yedi yıl boyunca Hans Castorp ile birlikte Büyülü Dağ’da konuk oluruz.

Hans ile birlikte burjuva yaşantısının içinde yansımasını bulan; zaman, aşk, sağlık, düşünce, felsefe, inanç, sabır ve büyümek ile ilgili bir yolculuk başlar. Ama bu sadece Hans Castorp’un değil sizin de yolculuğunuz olur. Thomass Mann yaratılarında anlatmak istediklerini burjuvazinin yaşama kalıpları içinden seslendirmiş bir yazar. Roman sanatının burjuvazi yaşantısıyla neredeyse koşut olarak doğması bir yana, burjuva insanın duygularını, değişimlerini, gelişimini, yozlaşmasını, hayata bakışını anlamak için de roman, önemli bir araç. Bu araç yazarın, okuduğum en güzel kitaplardan biri olan ‘Venedik’te Ölüm’ novellasında bir sanatçının güzellik karşısında kendi yıkılışını hazırlayan olayları burjuva hayatının çerçevesinde incelerken, ‘Büyülü Dağ’ da burjuva sınıfına dahil genç ve sıradan bir adamın hayatının önemli bir kesitine odaklanıyor. Söylediğim gibi, bugün edebiyata konu olan insanın iç dünyası en iyi roman ile anlatılabilirken, aynı zamanda o iç dünyanın, ayrıntılarla süslenebilen ana hatlarını burjuva yaşayışında buluruz. Mann ise, dünya tarihinin çalkantılarla dolu geçen yaşadığı döneminde bütün derdini bahsi geçen bu yolla aktarmaya çalışmış, Nobel ödüllü bir yazar.

İnsanların çeşitli derecelerle yakalanmaktan kurtulamadıkları ve iyileşmek için uğraşmak zorunda kaldıkları akciğer hastalıklarının ayrıntıları babamın yaşadıklarını anımsattı sürekli. Hans Castorp’un orada bulunduğu sırada tanıştığı ve bizim de tanımaktan memnuniyet duyduğumuz pek çok insanda, babamın yaşadığı ya da benim onda tanık olduğum hastalık belirtilerine, krizlere, kaprislere, operasyonlara yeniden tanık oldum. İyileşmek isteyen, iyileşemeyen, sabredemeyen, çıkıp giden, geriye dönen, geç kalmış olduğu için ölen bir sürü hasta insan işte. Ama Büyülü Dağ’da bulunan sanatoryumda hepsi kendini buluyor, orada kendileri olabiliyorlardı. Geldiğinde tutuk, içine kapalı bir mizaca sahip olan hasta açılıp sıcak kanlı, girişken birine dönüşebiliyor, kendini çeşitli alanlarda geliştiren hastalara rastlanıyordu. Hans Castorp’un bitkilerin yaşayışını kavrayabilmek için edindiği bir kitapta fizyolojik bilgileri okurken, hele ölüm ve canlıların ölümle birlikte çözülmesi ile ilgili bölümler bir atlas titizliğinde ve doğal anlatımı ile çok ilgi çekiciydi. Berghof Sanatoryumunda görevli bir kaç kişinin haricinde herkes hasta olduğu için bu durum genel bir hava yaratıyor ve doğallığı kapsayan nötr bir ortam oluşuyordu.

Sayfalar ilerledikçe bu hacimde bir eserde ve yazarlığını, fikir insanı olmakla birleştirmiş bir kişinin yapıtında; dile getirmek, tartışmak istedikleriyle de karşılaşmak doğal oluyor tabii. Orada bulunduğu yıllar boyunca kahramanımızın kendisi gibi hasta, iki eğitmeni olur. Bu iki düşünsel düşman İtalyan bir edebiyatçı ile Cizvit eğitiminden geçmiş ve tarikatın öğretilerine yürekten bağlı eski bir papazdır. İşte bu ikisi bize Hans Castorp’un şahsında Aydınlanma, hümanizm, akılcılık ve ilerlemecilik ile ruhçuluk, idealizm, dogmatik bilgi ve katolik inancın doğruluğu arasında geçen bir tartışma zemini sunarlar. Entelektüel birikime sahip bu iki fikir adamının kıyasıya sürdürdüğü ağız dalaşının verdiği keyif bizi düşünce ve siyaset tarihinin derin koridorlarında, felsefenin zirvelerinde gezdirir. Avrupa’nın fikrî yapısı, I.Dünya Savaşına kadar olan bölümüyle bu iki yaşlı inatçının kavgalarında ortaya serilir. Biz yazarın hangi tarafı seçtiğini anlarız ama o, kahramanının seçimi ile ilgili bir imada bulunmaz. Hans Castorp iki düşünce cereyanı arasında öğrenme aşkını biler sürekli. Faydasını biz görürüz.

Zaman kavramının neliği üzerine yazdıkları yazarımızı yine bir edebiyatçının ötesinde bir düşünürün fikirlerine yaklaştırır. Zamanı sadece mekânın değil anlatının da bir parçası olarak niteleyerek, yedi yılı oluşturan parçaların bir anlatı içinde nasıl uzayıp kısalabildiğini anlatır.

Aşk vardır romanımızda ama o bahsedilen, bence bizim için çok uzaklarda kalmış bir zamanın, artık eskide kalmış insanlarınca yaşanabilecek bir duygudur. Sadece güzel ve büyük ve sahici romanlarda karşılaşabileceğimiz bir yoğunlukla gerçekleşir. Bir gülümseyişin, bir göz süzüşün, küçücük bir sohbetin ardından iki yıl beklenecek kadar adanmışlığın gerçek olduğu romanlara özgü aşklardır onlar. Bizim kuşağın ucundan kıyısından yetişip, kimimizin(!) yaşadığını da sandığı, ama artık anlamı değişmiş bir kelime olarak aşk.

Şüphesiz kitabın tamamına yayılan edebî lezzet insan fizyolojisinin ve ölümün bilimsel olarak anlatıldığı bölümlerde bile azalmadı. Yakından tanıdığımız bir hastanın ölümü kitapta soğukkanlılıkla ama inceliklerle dolu ve hassas bir şekilde duyguyoğun anlatılırken daha önce yaşadığım iki tecrübe, bunlar ile birleştiğinde farklı anlamlara açıldı önümde. Babamın bir koah hastası olarak nefes alıp verme konusunda yıllarca çektiği onca eziyete rağmen hızlı ve rahat bir geçiş yaşadığından eminim hatta neredeyse farketmeden gitmiş olabilir. Bu, sanatoryumun doktorunun söyledikleri ile paralel. Ancak komadayken geçiş hakkında Thomas Mann gibi başka bir edebiyatçının bahsi geçen konuya değinen bir kitabına mı denk gelmeliyim, yoksa bu konuda kendim bir takım araştırmalara mı girişmeliyim bilemedim. Hoşuma gitmeyecek bilgiler öğrenmenin tekin olmayan kararsızlığını yaşıyorum bu konuda.

Berghof Uluslararası Sanatoryumu, bu tekinsizliğin olağan olduğu bir yer. Orada yaşam, insanların normal bir hayat sürdüklerine dair inançlarını besleyen, sağlık değerlerinin her an iyiye ya da kötüye gidebileceği bir dengeye sahip. Aslında küçültülmüş bir dünya gibi. Sadece iyileşip, oradan dümdüz ayrılmak da mümkün, erkenden ve bir paket içinde dağdan indirilmek de. Kıymet ve düşünme yeteneği yüklenmiş bir zihinle ayrılmak ise sadece bizim elimizde. Nasıl olsa bir gün gideceğiz ama Büyülü Dağ gibi zengin bir birikimle dopdolu ve okunmayı bekleyen daha çok kitap var, değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir